Moonlight / Ay Işığı

Not: Yazıda filme dair bazı sürprizler bulunmakta.

Bizler Oscar öncesi La La Land’i izlemiş ve hayran olmuş bir şekilde hayatımıza devam ededuralım, Moonlight (Ay Işığı), 74. Altın Küre Ödülleri’nde 6 dalda adaylık elde edip drama dalında en iyi film ödülünü kazanmıştı bile. Amerikan Film Enstitüsü tarafından da 2016’da çekilmiş en iyi 10 filmden biri seçilen Moonlight, Berry Jenkins imzalı. Filmin senaryosu ise yönetmen tarafından In Moonlight Black Boys Look Blue adlı kitaptan uyarlanmış. Aynı zamanda yakınlarda ‘Gay-Lezbiyen Eğlence ve Eleştiri Topluluğu’ tarafından da 170 yapım arasında yılın en iyi filmi seçildi.

Bu sene Oscar öncesi en çok öne çıkan üç filmden biri Moonlight şüphesiz. Manchester By the Sea ve La La Land ile birlikte bu üç yapıma baktığımızda birbirinden öyle farklı üç tonda filmle karşılaşıyoruz ki… Hepsinde hayran olunacak farklı özellikler mevcut. Moonlight’a dönelim. Siyahilerin çoğunlukta olduğu bir mahallede uyuşturucu satıcılarının etrafında dolanıyoruz bir süre, daha sonra ise küçük bir siyahi çocukla ilerliyoruz filmde. Bu çocuğun hayatı boyunca yaşadığı üç ayrı yaş kesitini farklı isimler vererek, bölümlere ayırarak sunuyor bize yönetmen. 1- Küçük, 2- Chiron, 3- Siyah başlıklarıyla Chiron’un yaşamının şekillenişine şahit oluyoruz. ( Üç ayrı dönemi canlandıran üç ayrı oyuncu birbirlerine ancak bu kadar benzeyebilirler, mimik, beden dili gibi detaylar da çok iyi çalışılmış ve son derece inandırıcı geçişler çıkmış ortaya.) Çelimsiz ve içine kapanık olduğundan arkadaşları tarafından itilip kakılan, alay edilen Chiron’un babası yoktur, annesi ise adı çıkmış, uyuşturucu bağımlısı, sorumsuz bir kadındır. Uyuşturucu satıcısı Juan ise özünde iyi ve adil bir adamdır, Chiron’a sevgi duyar, sevgilisi Teresa ile birlikte Chiron’u bağırlarına basarlar, ona yaşayamadığı anne baba/huzurlu aile duygusunu yaşatırlar.

Çelimsizliği ve kendini “bir erkek gibi” ortaya koymadığı için küçük yaşında “ibne” diye dalga geçilen Chiron, Juan ve Teresa’ya sorar: ibne ne demektir? İkili bunun gay kişileri aşağılamak için kullanılan bir sözcük olduğunu, eğer gay’se bunun bir sorun olmadığını ve zamanı gelince bunun olup olmadığını zaten hissedeceğini anlatırlar Chiron’a, muhteşem bir açıklık ve anlayışla. Chiron ile okulda dalga geçmeyen, onu adam yerine koyan tek arkadaşı ise Kevin’dir. Bir akşam sahilde sigara içerlerken aralarında yaşanan yakınlaşma Chiron’un hayata tüm bakışını değiştirir.

Bir erkeğin psikolojik gelişimini tüm çıplaklığıyla anlatan film, safi eşcinsel bir hikaye anlatmanın değil, bir insanın başka bir insana yakın hissetmesinin, sevgi, aşk, güven duymasının hikayesini anlatmanın peşinden gidiyor ve bu anlatımı da bu denli farklı ve cesur sularda ilerleyerek yapmayı tercih ediyor. Chiron’un gerçekten de çocukluğundan beri kendini gay olarak mı hissettiği, yoksa maruz kaldığı itilip kakılma ve yalnızlık sonucunda kendini yakın hissettiği tek arkadaşı Kevin’le yaşadığı yakınlaşmadan dolayı mı bu yönelimde olduğu bir soru işareti… Belki de, Kevin’in yıllar sonra karşısına geçip sorduğu gibi, “sen kimsin Chiron?”un cevabı aslında ne yazık ki Chiron 40’lı yaşlarına geldiğinde bile, kendisi tarafından dahi verilemeyecek durumda, çıkarımını yapabiliriz. Chiron’un annesinin sevgisizliğinin nedenlerini sorguladığınızda ise ekonomik eşitsizlikler, ataerkil sistem yapısının getirdiği haksızlıklar, bu haksız düzende parasızlığın, geçim derdinin insanı nasıl da sevgisiz bir canavara dönüştürebileceğiyle yüzleşiyorsunuz. Film hem bu açıdan, hem de kimlik sorunları ve cinsiyet kodları açısından zengin okumalara, sorgulamalara açık. Filmin müzik, çerçeveleme, ışıklandırma, renklendirme seçimlerinin de hikayenin hissinin seyirciye geçmesine hizmet etmesi bağlamında dört dörtlük seçimler olduğunu söylemek gerek.

Yaklaşık 2 saatlik bir film Moonlight fakat ikinci yarıda tempo düşüklüğüne uğruyor ve sanki çok uzamış ve toparlaması gerekiyormuş hissine kapılabiliyorsunuz izleyici olarak. 2016 Akademi Ödülleri döneminde Oscar adaylarının genellikle beyaz sanatçılardan oluştuğu, adayları belirleyen jürinin de “yaşlı ve beyaz erkeklerden oluştuğu, ödüllerde ırkçılık mı var söylemiyle tartışılmıştı. Bu sene adaylıklarda siyahi oyuncular da, siyahilerin yaşadıklarını anlatan filmler de epey fazla. Bu durumun ödül kazanacak filmlerin pozitif ayrımcılığa uğramasına sebep olup olmayacağı konuşuluyor şimdilerde. Son kertede Moonlight, ele aldığı konunun benzersizliği, başarılı oyunculukları ve dikkat çekici sinematografisiyle kuşkusuz iyi bir film. Yılın en iyi filmi kadar büyük bir iddiası olduğunu düşünmesem de, Oscar yarışında ön sıralarda olmayı hak eden, değerli bir çalışma.

Not: Yazı populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır.

!f İstanbul Başlıyor!

İş Bankası Maximum Kart’ın  ana partnerliğinde 5. kez düzenlenecek 16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 16 Şubat Perşembe başlıyor! Toplam 126 filminin gösterileceği festival, yılın en çok konuşulan filmlerinin Türkiye galalarına ev sahipliği yapıyor, müzik filmleri ve etkinlikleriyle !f’çileri bir araya getiriyor.  Bu yıl !f İstanbul’un teması ise “İyileştiren Şeyler”! İzledikçe yazacağım!

Biletlerinizi çoktan almış olmalısınız, festival takvimi ise burada!

BAFTA Ödülleri La La Land’in!

 

İngiltere’de, Britanya Film Akademisi tarafından verilen BAFTA ödülleri geçtiğimiz akşam sahiplerini buldu. Royal Albert Hall’da düzenlenen ödül töreninde “En İyi Film” ödülü La La Land’in oldu.

Gecenin tüm ödülleri şöyle:

En İyi Film: La La Land (Aşıklar Şehri)

En İyi Yönetmen: Damien Chazelle – La La Land (Aşıklar Şehri)

En İyi Erkek Oyuncu: Casey Affleck – Manchester by the Sea (Yaşamın Kıyısında)

En İyi Kadın Oyuncu: Emma Stone – La La Land (Aşıklar Şehri)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Dev Patel – Lion

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Viola Davis – Fences

En Orijinal Senaryo: Manchester by the Sea (Yaşamın Kıyısında)

En İyi Belgesel: 13th (13’üncü)

En İyi İngiliz Filmi: I, Daniel Blake (Ben, Daniel Blake)

En iyi Sinematografi: La La Land (Aşıklar Şehri)

En İyi Uyarlama Senaryo: Luke Davies – Lion

En İyi Animasyon Filmi: Kubo and the Two Strings (Kubo ve Sihirli Telleri)

En İyi Yabancı Film: Son of Saul (Saul’un Oğlu)

En İyi Prodüksiyon Tasarımı: Fantastic Beasts and Where to Find Them (Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?)

En İyi Görsel Efekt: The Jungle Book (Orman Çocuğu)

En İyi Makyaj ve Saç: Florence Foster Jenkins

En İyi Kostüm Tasarımı: Jackie

En İyi Ses: Arrival (Geliş)

En Orijinal Müzik: La La Land (Aşıklar Şehri)

Toni Erdmann

Alman kadın yönetmen Maren Ade’nin üçüncü uzun metraj yönetmenlik denemesi Toni Erdmann.  Filmin en kuvvetli gücü olan senaryosu da kendisine ait. Peter Simonischek’in canlandırdığı Winfried Conradi, filme adını veren Toni Erdmann diye bir karakter yaratarak, sürekli cebinde taşıdığı takma çarpık dişleri takıp, arada bu imajını perukla da besleyerek yaptığı şakalarla, gündelik yaşamdaki sıkıntıların üstesinden gelmekte olan yaşlıca bir adam. Köpeğiyle Almanya’da yaşıyor, yalnız. Daha sonra aslında 30’lu yaşlarında bir kızı olduğunu öğreniyoruz.  Winfried’i, eski eşinin evinde işkolik kızı Ines’in (Sandra Hüller) doğumgününün erken kutlandığı bir günü takip ederken baba kızın aralarında belli belirsiz bir mesafe olduğunu fark ediyoruz.

İşkolik Ines artık Bükreş’te yaşamaktadır. Babası o günden sonra kızına sürpriz bir ziyarette bulunur. Bu ziyarette yaşananlar baba kızın ilişkilerini ve birbirlerine olan tezatlıklarını daha net hissetmemizi sağlıyor. Filmde hiç yeri olmasa da Ines’in çocukluğunda babasından yeterince sevgi görmediğini ve bir şekilde mükemmeliyetçi yetiştirildiğini hissediyoruz. Yaş kemale erince de Ines bu sevgisizliği ve mükemmeliyetçiliği bastırabilmek için işkolik ve soğuk bir kadın olup çıkmıştır. Öyle işkolik ve soğuk ki, iş yerindeki seksist yaklaşımlara tepki bile vermeyecek kadar “sistem insanı” olmuş durumda Ines. Fakat içinde kopan fırtınalar da hissediliyor. Kadın erkek ilişkilerinde de, arkadaşlıklarında da, iş arkadaşlarıyla olan durumunda da hep bir sakatlık seziyoruz.  Ines adeta yaşıyor olmak için yaşıyor, sanki bazı şalterleri kapatmış, aşırı yoğun çalışarak günü öldürüyor ve ertesi güne yine bir robot olarak devam ediyor. Günümüz kapitalist düzeninde, sokakta gördüğümüz üç kişiden biri aslında Ines ne yazık ki…

Kızının bastırdığı mutsuzluğu ve yalnızlığı fark eden, ve onun kadar mutsuz ve yalnız olsa da bunun çözümünü mizahta bulmuş olan baba, neredeyse rahatsız edici bir ısrarla kızının gerçeklerle yüzleşmesi, rahatlaması ve hayatını yaşaması için elinden geleni ardına koymuyor, sınırları aşıyor. Haydi Ines, diyorsunuz izlerken, babanın genlerinden sana hiç mi bir şey geçmedi, biraz rahatla!

Temelde bir baba kız ilişkisini ele alan bu trajikomik film, bir yandan kurumsal hayatın insanları nasıl da robotlaştırdığını bu denli yakın bir perspektiften anlatabilmesi adına çok değerli bir yapım. Uzun bir film ve diyaloglar çok bol fakat bir o kadar da zengin ve tatmin edici. Babanın da kızın da karakter çözümlemeleri çok derin ve oyunculuklar bu derinliği şahlandırmış.

Yönetmen Maren Ade, senaryoda yazarken Winfried’in Toni Erdmann oluşunu Amerikalı komedyen Andy Kaufmann’ın Toni Clifton karakterini üretmiş olmasından ilham alarak yazdığını söylüyor. Yönetmenin üçüncü uzun metrajı olan Toni Erdmann, bu sene Oscar yarışında en iyi yabancı dilde film adaylarından biri.

Yalnızlık, iletişimsizlik, aile bağları, birey olmak, toplumsal düzen, beklentiler, psikolojik bozukluklar ve yaşamla mücadele etme dürtüleri, biraz mizahın her şeyi ne denli değiştirebileceği üzerine komik, trajik, düşündüren, tatlı, değerli, çılgın, cesur bir film Toni Erdmann. 1976 doğumlu genç yönetmeni de takibe devam!

Not: Bu yazı popülersinema.com’da yayınlanmıştır.

TRT World’de Oscar Adaylıklarını Değerlendirdik

24 Ocak’ta Oscar adaylarının açıklanmasının ardından TRT World İstanbul stüdyolarında ben, Londra stüdyolarında ise sinema yazarı Jason Solomons adayları değerlendirdik.

89. Oscar Adayları Fazla Şaşırtmadı

Fotoğraf esquire.com’dan alınmıştır.

Geçtiğimiz 2 sene en iyi film dalında 8 aday çıkaran Akademi, bu yıl 9 film çıkardı. Geçtiğimiz sene Oscar ödüllerinde çeşitlilik olmadığına dair eleştiriler vardı; hem adaylıkların çoğunun beyazlardan oluşuyor olması, hem de oyunculuk kategorisi dışındaki kategorilerde kadın adayların azlığı dikkat çekmiş, hatta protestolara neden olmuştu. Bu zamana kadar adaylıkların sadece % 16’sı kadın. 1929’dan beri Oscar adaylıklarının %7’si siyahi, 1991’den beri ise yaklaşık %11 kadar siyahi adaylıklar var. Bu sene adaylarda da, film konularında da bu konuya hassas yaklaşıldığı gözleniyor.

Şahsen Amy Adams’ın en iyi kadın oyuncu adayı olmaması beni biraz şaşırttı ve üzdü. En iyi film adaylıklarında yine bir süper kahraman filmi olmaması dikkatimi çekti, bir Deadpool olsa iyi olmaz mıydı dedim açıkçası. Dr. Strange’nin bir şekilde adaylıklarda olmasına ise sevindim. Arrival da, türü sebebiyle, belki Academy bu filmi görmez dediklerimdendi, yer almasına sevindim. Kazanacağını düşündüğüm isimleri bold olarak işaretledim:

En İyi Film Adayları:

La La Land – 13 dalda aday olarak bir rekora imza attı.
Arrival
Fence
Hacksaw Ridge
Hell or High Water
Hidden Figures
Lion
Manchester by the Sea
Moonlight

En İyi Kadın Oyuncu Adayları:
Emma Stone, La La Land
Natalie Portman, Jackie
Amy Adams, Arrival
Meryl Streep, Florence Foster Jenkins
Isabelle Huppert, Elle

En İyi Erkek Oyuncu Adayları
Casey Affleck, Manchester by the Sea
Denzel Washington, Fences
Ryan Gosling, La La Land
Viggo Mortensen, Captain Fantastic
Andrew Garfield, Hacksaw Ridge

En İyi Yönetmen Adayı
Denis Villeneuve, Arrival
Mel Gibson, Hacksaw Ridge
Damien Chazelle, La La Land
Kenneth Lonergan,  Manchester by the Sea
Barry Jenkins, Moonlight

En İyi Sinematografi:
Arrival
La La Land
Lion
Moonlight
Silence

En İyi Uyarlama Senaryo Adayları:

Arrival
Fences
Hidden Figures
Lion
Moonlight

En İyi Özgün Senaryo Adayları:

La La Land
Hell or High Water
The Lobster
Manchester by the Sea
20th Century Women

En İyi Animasyon Film Adayları:

Zootopia
Kubo and the Two Strings
Moana
My Life as a Zucchini
The Red Turtle

En İyi Yabancı Film Adayları:

Land of Mine
A Man Called Ove
The Salesman
Tana
Toni Erdmann

Tüm adaylıklar için tıklayın.

Kabakçığın Hayatı/Ma vie de Courgette

Kabakçığın Hayatı film eleştirisini Popüler Sinema’ya yazdım

Ülkemizde geçtiğimiz haftalarda vizyon şansı bulan İsviçre, Fransa ortak yapımı stop-motion animasyon film Kabakçığın Hayatı(Ma vie de Courgette)’nı 2016 Antalya Film Festivali’nde izleme fırsatı buldum. Filmi “herhangi bir animasyon film” diyerek es geçmenizi önermem çünkü her şeyden önce Cannes’da “Yönetmenlerin On Beş Günü” bölümünde prömiyerini yapmış, İsviçre’nin ise bu seneki Oscar adayı olmuş bir yapımdan bahsediyoruz. İşin havalı kısmını geçecek olursak, es geçilmemesi gerektiğini düşünmemin bir başka sebebi bu 65 dakikalık kısa ama etkileyici filmin, başta da belirttiğim üzere bir stop-motion, hem de hikayesini anlatmakda son derece başarılı bir stop-motion olması. Bir üçüncü sebep ise hikayenin doluluğu…

Bilenler bilir ama yine de küçük bir bilgi geçelim. Stop-motion, objelerin (genelde kuklalar, oyuncaklar, oyun hamurundan yapılmış modeller) durağan her bir hareketlerinin tek tek kameraya fotoğraf şeklinde kaydedilip sonra bu fotoğrafların ardarda dizilip oynatılmasıyla sanki hareket ediyorlarmış gibi gösterilmesi tekniğidir. Yani, bildiğiniz deli işidir! Bu deli işi şahsen şapka çıkarttığım ve her örneğine aşık olduğum bir teknik. Stop-motion, Amerika’da gelişmiş olan çizgi filmin aksine, gölge oyunları ve kukla geleneğine sahip olan Orta Avrupa’da daha fazla kullanılmış bir teknik. Uzak Doğuda, özellikle Japonya’da da çok fazla kullanılıyor. Bu teknikle yapılmış animasyonların en bilindikleri ise Tim Burton imzalı Nightmare Before Christmas (Noel Gecesi Kabusu), Corpse Bride (Ölü Gelin) ile Frankenweenie, Adam Elliot imzalı Mary&Max, Henry Selick imzalı Koraline (Koralin ve Gizli Dünya)…

Haftanın önemli filmlerinden olduğunu düşündüğüm Kabakçığın Hayatı’na dönecek olursak, senaryosunu Tomboy’un yönetmeni ve senaristi Céline Sciamma’nın yazdığı bu Fransızca animasyon, Koralin gibi eğlenceli olduğu kadar karanlık ve depresif yanları da olan bir film.  Hatta Koralin’le benzeşen bir “yalnız çocuk olma” temasını da gözlemleyebiliriz filmde. Kabakçık (Courgette), 9 yaşında bir erkek çocuğunun takma adı aslında. Annesi aniden ölüyor ve Kabakçık bir yetimhaneye yerleştiriliyor. Polis memuru Raymond ise Kabakçık’ı çok seviyor, adeta uzaktan da olsa ona babalık duygularıyla yaklaşıyor. Fakat Kabakçık, annesini kaybetmenin ve yabancı bir mekanda, bilmediği çocuklarla olmanın mutsuzluğunu tüm mimikleriyle (hamur mimikler) seyirciye geçirmeyi başarıyor. Yetimhanede onunla ters giden bir çocuk da var, ondan çekiniyor ve kimselere güvenmiyor Kabakçığımız, oldukça içine kapalı. Kendi yaşlarında bir kız var, ondan çok hoşlanıyor ama bunu da belli edemiyor. Fakat bir süre sonra yetimhanede bazı olaylar cereyan ediyor ve çocuklar bu olaylar esnasında birbirlerine güvenmeyi, sevgiyi, dost olmayı öğreniyorlar. Aslında buradaki tüm çocukların terk edilme dahil olmak üzere pek çok travmaları var malum ve hepsi çok küçük, hepsi de yaşadıklarıyla baş etmeye çalışırlarken kader onları bir araya getirmiş. Bu birlikteliği avantaja çevirmek onların elinde.

Popüler animasyonlarda alışık olduğumuz bir tempoya sahip değil Kabakçığın Hayatı, hatta oldukça ağır bir tempoya sahip olduğunu söylemeliyiz. Sonsuz saygıyı hak etse de,  bir stop-motion olarak – madem kıyas ettik –  Koralin kadar etkileyici bir teknik görebileceğinizi de söyleyemem açıkçası bu filmde. Fakat hikayenin çarpıcılığı, çocuklar kadar büyüklere de temas eden, sosyal gerçekçi yaklaşımı, filmi benzerlerinden ayırıyor doğrusu.  Çocuklukta yaşananların bireylere etkisi, bu travmaları atlatırken çevre faktörünün önemi, anlaşılma duygusu, dostluk… Filmin sonunda Kabakçığın ve kankalarının büyüdüklerinde neler yapıyor olabileceklerini düşünmeden edemeyecek, polis memuru amcaya da sıkıca sarılmak isteyeceksiniz.