Emek Sineması

Spiritüel bir konuymuş gibi başlayacağım ama elimde değil, hem biraz da öyle zaten. Bu hayatı anlamlı kılan biz insanlarız. Beyni ve duyguları gelişmiş, bu yüzden de binalar dikebilmiş, uçaklar üretebilmiş, aile kurmak, sevgi, aşk, annelik, babalık gibi kavramları oturtmuş, düzenler, kurallar, kanunlar kurmuş, eyaletler, devletler, ülkeler, şehirler, sokaklar, binalar, yuvalar meydana getirmişiz. Kitaplar yazmış, şarkılar bestelemiş, ağıtlar yakmış, filmler çekmişiz. Bütün bunları anlamlandıran, toplu halde yaşarken birlikte aldığımız bazı kararlar aslında. Zaten bu anlamlarda anlaşamadığımızda tartışmadan kavgaya, cinayetten savaşa kadar gidebiliyoruz.

Teknolojinin gelişmesi, bilgi çağının hızı, iş hayatının zorluğu, şehirlerin kalabalıklığı, ekmeğin aslanın ağzında oluşu, geçim sıkıntıları, kadın erkek demeden büyük bir koşuşturmanın içinde olan insanoğlundan zamanını çalmakta. Hepimiz aceleci, yorgun ve mutsuzuz. Günde 10 saat çalışıp, günün 2-3 saatini yola, 8 saatini de uykuya verdiğimizi düşünürsek geriye 3 saat gibi bir zaman kalıyor, yemek yemek, duş almak gibi ihtiyaçları karşılamak için. Nerede kaldı birşeyleri anlamlandırmak?

Eskiden böyle değilmiş. Bu denli acele, kalabalık, zorluk olmadığından, farklı düzenler içinde daha sakin, daha mutlu, daha çok kendilerine zaman ayırabilen aileler varmış. Bir varmış bir yokmuş. Bu aileler boş zamanlarında İstiklal Caddesine çıkmak için süslenir püslenir, saatlerce hazırlanır, bu caddede salına salına yürürlermiş, Markiz pastanesinde kahvelerini içip, Emek sinemasında filmlerini izlerlermiş.

36 yaşındayım, İstiklal Caddesi aşığıydım lise yıllarımda. Anadolu yakasında oturduğumdan, benim için karşıya geçmek, kendimi İstiklal Caddesi’ne atmak, kültür sanatla buluşmak demekti. Sergiler, kütüphaneler, kitaplıklar, cep sinema salonları, ara sokaklara atılmış tabureler üstünde içilen çay kahve, söyleşiler… Anadolu yakasında olmayan şeyler. O tarihi doku, binaların o eski yapısı, beni bambaşka bir ülkeye gitmişim gibi hissettirirdi. İstiklal Caddesi çok değişti. Tarihi doku yavaş yavaş kaybediliyor, Bağdat Caddesi mi olacak burası diye korkuyoruz nicedir.

Şahsen Emek sinemasında da epey film izlemişimdir. Tarihi bir eser olmasa da “eski” liği her zaman hoşuma gitmiştir. O dokuyu korumuş olmaları, eskimiş olsa da iş gören kırmızı koltukları, locaların, balkonların oluşu, tavandaki, duvarlardaki eski motifler, beyazperdesinin üstündeki o kocaman E harfi. Büfesinin, fuayesinin sadeliği. Nice festivallere de ev sahipliği etmiş olduğundan hem sinemaseverler için hem sinema sektöründe çalışanlar için o kadar çok anıyı biriktiren bir yer olmuştur ki Emek sineması. İstiklal’de dümdüz yürürken, o sokaktan sağa saptığınız anda sinemaya düz ayak ulaşmak bile, o “mahallemizin sineması” hissiyatını vermesi açısından önemliydi.

Örneğin yakın zamanda faaliyet göstermeyi bırakarak hepimizi üzen Feriye sineması’nda da benzer bir nostaljik hissiyat vardır. Deniz manzarasına, lüks çevresine ve hala çok eskimemesine rağmen yine de balkonlu yapısı ve yeni sinema zincirlerine benzetilmemesi, öyle bir çabaya girilmemesi dolayısıyla o nostalji havası, o sade ve içten hali değerli kılar o salonu da kanımca.

AVM’lerin içine girip, aşırı lüks mağazaların ve hamburger kokularının arasından geçip kişiliksiz bir tarzla, sadece izleyiciyi koltuklarının konforuyla kazanmaya çalışıp bilet parasını 25 TL’den aşağı çekmeyen, sadece Türk komedi, korku filmlerine ve Hollywood blockbuster’larına yer veren sinema zincirleri elbette ki bize Emek’in ya da Feriye’nin hissettirdiklerini yaşatamıyor. Elbette ki bir yeri değerli kılan o yerin tarihi bir eser olup olmamasından ziyade o mekanda neler yaşadığınız, sizin o mekana ne anlamlar yüklediğinizle ilgili. Emek sineması, yaşanmışlıklarıyla değerli bir sinemaydı. 1924’te açılan sinema, 1940’larda Emekli Sandığı’nın mekanı satın almasıyla Emek adını almış.

Neyse gelelim son 3 yıla. Kamer İnşaat’ın Emek sinemasını yıkma, Circle D’orient binasını restore etme ve bu esnada Emek sinemasını da “yıkmıyoruz, yukarı kata taşıyoruz” söylemi ve kararlarına itirazlar geldi, zira Emek’in yerinde restore edilemez halde oluşu ile ilgili rapor bir türlü netleşemedi. İşte anlaşmazlıklar burada başladı. İletişim sorunları başladı. Emek’in olduğu yerinde restore edilemeyecek halde oluşu gerçektiyse bunun kapılar sonuna kadar açılarak, herkesin anlayacağı şekilde tane tane açıklanması gerekiyordu öncelikle. Eğer konu sadece Circle D’orient binasını bir AVM yapmak ve hazır yapıyorken de sinemayı içeri taşımaktıysa da o zaman böyle bir yalana hiç başvurulmayacaktı. Çelişkili ifadeler herkesin güvenini sarstı. Neticede, restorasyon yapılıyor diye yıkılan ve yok sayılan o kadar çok örnek vardı ki geçmişte, bunlar da güvensizliğe tuz biberdi.  2013’te Emek’le ilgili yedinci yürüyüş yapılırken bundan öncekiler gibi barışçı bir yürüyüş olmasına ve 3 sene boyunca daha önceki 6 yürüyüşte hiçbir problem çıkmamasına rağmen polis şiddetle müdahale edip, yürüyüşçülere gaz ve su sıkınca, yaralananlar, gözaltına alınanlar olunca iş bambaşka bir boyuta dönüştü. Sonuç olarak Emek sineması tamamıyla yıkıldı.

Ben olaya şöyle bakıyorum. Emek sineması, içindeki anılarıyla, tarih olmuştur. Şahsen olduğu yerde restore edilebilir miydi’nin tam yanıtını hala alabilmiş değilim. “Zaten kimse gitmiyordu, eskiydi, soğuktu, kullanışsızdı, keşke bir müsaade edilseydi de o zaman sinema merkezine dönüştürülseydi vs” muhabbetlerini de artık geçersiz buluyorum çünkü olana ölene çare yok. Bu tavrım kabullenme, alttan alma, susma, pısma olarak algılanmasın, çünkü yukarıda da yazdığım gibi Emek’in yıkılması sürecinde iletişim sorununun çok büyük olduğunu, tavrın çok yanlış olduğunu, işin siyasi boyutlara gelmemesi gerektiğini ama ne yazık ki geldiğini ve bir devrin kapandığını düşünüyorum.

Bugün Circle D’orient binasında 3 yıldır devam etmekte olan restorasyonun içine girerek Mart’ta kapılarını açacak olan, yeni Emek sinemasını gezdim. Öncesinde Emek Sanat ve Kültür Vakfı’nın yeni genel müdürü Remzi Bey bize bilgi verdi. Remzi Buharalı eski devlet opera ve baleleri genel müdürü ve trombon grup şefi imiş. Bir sanat insanı olarak bu projeye başından beri herhangi bir işletmecinin bakış açısıyla bakmadığını söyledi.

Gelelim sadede. Ben bugün gezdiğim sinema salonunu çok beğendim. Balkonları, locaları olan, gerektiğinde başka sanat gösterileri için de düzenlenebilecek olan, AVM’lerin içinde görmeye alışkın olduğumuz uzay dokulu saçmasapan kişiliksiz salonlara benzemeyen, Emek’i geçtim,  İstiklal’in ve Circle D’orient’ın o tarihi dokusuna yakışan (Demirören’e girip CinemaPink’e girmek gibi değil yani), 601 koltuklu, koskocaman gümüş perdesi olan, tertemiz bir mekan.  Yani burada film izlemek ister miyim, rahatlıkla izler miyim, neden istemeyeyim ki, neden izleyemeyeyim? Farkındaysanız Emek’le ilgili bir şey söylemiyorum.

Gelelim işin Emek kısmına. “Yıkmadık taşıdık”, kimsenin kanmayacağı bir ifade. Emek yıkılmıştır. Yeni bir sinema salonu yapılmıştır. Bu yeni sinema salonunda  Emek’in anılarını, tarihi dokusunu yaşatmak adına metrekaresinden tasarımına her şey birebir kopyalanmış, hatta Emek’in en önemli özelliklerinden biri olan Barok ve Rokoko bezeli yaldızlı parçalar yıkım sırasında yaklaşık bin parçaya bölünerek küçük parçalar halinde kesilen tavandan akıllı vidalarla monte edilmiş. Örneğin Emek’in bulunduğu katta küçük bir  adet çok amaçlı salon (tiyatro ya da özel gösterimler için kullanılabilecek), alt katında ise 8 normal dekorlu sinema salonu daha olacak. Bilet fiyatlarıyla ilgili kesin bir bilgi yok ama öğrencilere özel indirimler olacağını söyledi Remzi bey.

Amaç film izlemek midir? Amaç sanat etkinlikleri düzenlenmesi midir? Burası bu ihtiyaçları karşılayacak. Burası eski Emek mi, yeni Emek mi, taşıdılar mı, yıktılar mı tartışmalarından bağımsız olarak. Açıkçası olaya birbirinden bağımsız iki olay olarak bakıyorum. Emek mücadelesi haklı bir mücadeleydi, yıkımının bu denli oldu bittiye getirilmesi, doğru dürüst bir açıklama yapılmaması ve polisin, siyasetin işe bulaştırılması hazmedilecek gibi değildi. Bu bir konu. Belki hala tartışılması, ilerde aynı hataların tekrarlanmaması için üzerinde durulması gereken, başka bir dava.

Circle D’orient binasının restorasyonu ve içindeki yeni sinema salonlarının hoşluğu ise geleceğe yönelik bir güzellik ve bu başka bir konu bence artık. Adının Emek olması ve tarzının Emek’le birebir olması benim için sadece Emek’e bir saygı duruşu anlamını taşıyor. Emek yıkılmadı, yenilendi diyecek kadar saf değiliz hiç birimiz. Fakat ben şahsen restore edilen Circle D’orient binasının içindeki eski motifli yeni sinemanın iş göreceğine inandığımdan olaya çok negatif bakmıyorum. Anlamları biz yaratıyoruz. Geçmişte yaşanan bu kötü ve haksız olayın acısını, yeni ve kullanılır, işe yarar bir yapıdan çıkarmayı anlamsız buluyorum. Mart ayında açılacağı söylenen sinemaya siz de bir şans verin, sonra kendiniz karar verin derim.

İyi seyirler.

 

Sinema Günlüğü’nde Geçen Hafta

TRT Radyo 1′de geçen hafta konuğumuz Kanat: Vecihi Hürkuş filminin yapımcı ve yönetmeni Mehmet Çetin’di.

Maalesef mixcloud Türkiye’de yeniden ulaşılamadığından, DNS ayarlarınızı değiştirerek ya da VPN ile yayınımıza buradan ulaşabilirsiniz:

TRT Radyo 1 Sinema Günlüğü 16.10.2015 Yayını by Melisz on Mixcloud

 

 

Black Mass/Kara Düzen

Sahi, bir Johnny Depp Vardı, Ne Oldu Ona?

70’lerde Boston’da gerçekten yaşanmış bir hikayeyi konu ediyor Kara Düzen. Mahallenin küçük mafya başıyken korku verici bir mafya babasına dönüşen Jimmy Whitey Bulger’ın hayatı ile ilgili daha önce çekilmiş bir belgesel var; Whitey: United States of America v. James J. Bulger. Bu belgeselde Bulger’ın kendisiyle yapılmış röportajların yanısıra zamanında olaylara bulaşmış önemli isimlerle de konuşulmuş ve bu belgesel, küçük bir mahallede herkesin sevdiği ve saygı duyduğu, kendi çapında mafyacılık oynayan Bulger’ı azılı bir katile dönüştüren dış etkenleri n neler olduğunun altını çizmesiyle değerli daha çok… Zira FBI’ın Bulger ile yaptığı anlaşma ve olayların yavaş yavaş çığrından çıkma evreleri işin kilit noktası.

2007 yılında izlediğimiz Köstebek/The Departed’ın konusunun da aynı hikayeden esinlenerek yazıldığı söylenmişti. Ki o film de bir Hong Kong filmi olan Infernal Affairs’den uyarlanmıştı. Sözün özü, hem hikaye bildik bir hikaye, hem de aynısı sinemada defalarca işlendi. Benzer mafya-devlet ilişkilerini ele alan suç filmleri de tür ve tema olarak en sevilen filmlerden olagelmiştir. Bu bağlamda seyirciyi konusuyla kazanacak bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz, hele ki filmin oyuncu kadrosundaki isimler Adam Scott, Benedict Cumberbatch, Peter Sarsgaard, Kevin Bacon, Corey Stoll,Dakota Johnson veeee Johnny Depp olursa, elbette ki ilgi katbekat artar.

Johnny Depp çok uzun bir süredir adeta maskelerle aramızda. Hem çok yakışıklı bir oyuncu Depp,hem de mimiklerini çok iyi kullanabilen, her role girebilen, cesur ve seyirciyi kendisine inandıran başarılı bir aktör. Filmografisine baktığımızda uzun süredir onu kendi saçı başı gözü kaşı ile izleyemediğimizi farkediyoruz, ciddi bir hikayenin içinde dramatik bir rolü canlandırmasını izlemeyi özledik doğrusu… Karayip Korsanları, Charlie’nin Çikolata Fabrikası, Sweeney Todd, Alice Harikalar Diyarında, Maskeli Süvari, Mortdecai derken, Kara Düzen’i duyduğumda nihayet dramatik bir konunun içinde onu “adam gibi” izleyebileceğimizi düşünmüştüm, yanılmışım. Jimmy Bulger, mavi gözlü, sarı saçlı, 75’lerde neredeyse kel ve kalan saçlarını da briyantinle arkaya tarayan bir adammış gerçekte, peki, bu kişiyi canlandıracak oyuncunun doğal hali gerçek karaktere hiç benzemeyince, makyaj çabalarını bir yere kadar anlayabilirim. Fakat Depp’e bu filmde yapılan makyaj, saç, kullanılan beyaza yakın mavi renkte lensler, hepsi o kadar “yapay” duruyor ki, Depp’i kendi tipiyle izlemekten falan vazgeçiyor, sadece bu filmde bu ucubeyi izlemek istemiyorsunuz. 70’leri dekor/kostümüyle iyi yansıtan bir film olarak diğer oyuncuların saç taramaları, belki favorileri ve kıyafetleri döneme uygun,ama onlarda artı bir müdahale yok ve hiçbiri sırıtmıyor. Fakat Depp’in canlandırdığı karakterin tipi adeta bu filme ait olmayan bir uzaylı gibi… Depp zaten dikkat çeken ve filmde gözlerimizin sürekli arayacağı bir isimken, onu böyle ciddi bir filmde böyle “yanar döner” yapmanın hiçbir manası yok. Şahsen yönetmen olsam, gerçekte yaşamış bir karakteri beyazperdeye taşısam bile, birebir benzemesi için çok fazla uğraşmazdım, sonuçta o lens takılmasa, film bittikten sonra araştırıp, “ama bu adamın gözü maviymiş, olmadı, film başarısız” diyecek halimiz yok. Birileri yönetmenlere ve sanat ekibine Depp’e illa bir maske takmaları gerekmediğini, Depp’in kendine has hareketleriyle çok başarılı bir aktör olduğunu hatırlatsın bence. Hatta bu makyaj Depp’i o kadar kapamış ki, yüzündeki hiçbir mimik anlaşılmıyor, senaryo güzel yazıldığı için, mizansenler güzel olduğu için etkileyici birkaç diyalog var ama bu Depp’in oyunculuk başarısı değil katiyyen. Bulger sonuçta dengesiz ve korkutucu bir karaktermiş, bu da senaryoda ve diyaloglarda çok iyi yer bulmuş kendine, duyguları ve vicdanı olan, neşeli biri olduğunu düşündürürken birdenbire bir caniye dönüşebilen, az sonra yine gülmeye devam edebilen, dolayısıyla karşısındakini ürküten biriymiş Bulger, örneğin yemek sahnesinde bu tarz bir diyalog var ve gerçekten tüyler ürpertici ama demin de söylediğim gibi “Depp ne güzel canlandırmış”, diyebileceğimiz bir başarı değil bu. O sandalyeye kimi oturtup o cümleleri kurdurtsanız, o sahne başarılı olurdu.

FBI’ın köstebek yapıp kullanmak istediği Bugler, müthiş zekasıyla koskoca FBI’ı parmağında oynatıyor ve teşkilatı kendi çıkarları için kullanıyor, üstelik onlarca insanı öldürüyor ve yaklaşık 40 yıl boyunca da yakalanmadan bir kaçak olarak yaşamayı başarıyor. “Fact is stranger than fiction” denilen bir hayat hikayesi bu, yani gerçek, kurgudan daha tuhaf, bu yüzden tam da filmlik bir konu, fakat Departed çekilmişken ve bu tarz filmlerin örneği çokken neden aynı hikayenin üzerine gidilmek istenmiş, anlamak zor. Filmde kurgusal olarak Bulger’ın o dönem çevresinde olup yakalananların itirafları bir bir sergilenirken, anlattıkları üzerinden geçmişe gidip Bulger’ın yaptıklarını izliyoruz. Fakat aslında derinine inilecek pek çok konu hikayede havada kalıyor. Örneğin yasadışı işlerle başı sürekli belada olan Bulger’ın erkek kardeşi senatör ve elbette onunla da enteresan bir ilişkisi var ama filmde bu ilişkinin derinine asla inilmiyor. Bulger’ı FBI’la anlaşması için ikna eden ve aslında bu denli büyümesinin en önemli sebebi olan, eski mahalle arkadaşı, FBI ajanı John Connelly ile olan ilişkisi de kesinlikle daha derine inilebilecek doneler aslında. Bu manada 2014’te izlediğimiz Guillaume Canet imzalı Blood Ties/Kan Bağları filmindeki karakter analizlerini ve ilişkiler arası derinlikleri hatırlamadan edemiyorum. Bu arada Joel Edgerton bence oyunculuk performansını konuşturmuş ve role çok yakışmış. Earl Brown da kısa ama öz rolünde çok başarılı. Hikayedeki kadın karakterler ise filmde çok eğreti durmuş, o erkek egemen dünyaya hiçbir şekilde uyamamışlar, aksanları ile, hal ve tavırları ile adeta başka bir filme ait gibiler…

Yönetmen Scott Cooper’ı aslında yakışıklı bir oyuncu olarak da tanıyoruz, bu yönetmen koltuğuna oturduğu üçüncü uzun metraj filmi. Kolay hazmedilebilir konular seçmiyor genelde, iddialı bir yönetmen olduğunu düşünüyorum aslında. Önemli oyuncuları ağır rollerde oynatıyor ve sağlam senaryoları beyazperdeye aktarmaya çalışıyor. Senarist ve yapımcı kimlikleri de var, dolayısıyla takipte olmamız gereken bir genç yönetmen olduğunu düşünüyorum. Gerçek bir hikayeyi konu alışı,sevdiğimiz mafya konularından oluşu ve oyuncu kadrosu açısından şans verilebilir olsa da haftanın en iyi filmlerinden olduğunu düşünmüyorum.

Ve lütfen, buradan yetkililere sesleniyorum, bir sonraki filminde Johnny Depp’i kendi gözleri, dişleri, teni ve saçlarıyla, dolayısıyla da gölgelenmemiş mimikleriyle görmek istiyorum. :)

Not: Bu yazı kulturmafyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Kilometrelerce Öteden Tanınabilecek Bir Zeki Demirkubuz Filmi: Bulantı

I hurt myself today, to see if I still feel – Nine Inch Nails

Yakın zamanlı bir röportajda Zeki Demirkubuz’a aşağı yukarı şöyle bir soru sorulmuş: “Türk sinemasında Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenlerle beraber bir devrim yaptığınız düşünülüyor, ne diyorsunuz?” Kendisi böyle bir “devrim”i kabul etmemiş, bu isimlerle birlikte anılmaktan hoşnut olmadığı da çok açık fakat bir gazeteci, bir araştırmacı hatta takibi iyi bir izleyici olarak bile Türk sinemasına dışarıdan bakıldığında şu çok net görülür ki soruda sayılan isimlerin ortak noktaları gerçekten de fazladır. Filmlerinin türlerini, dillerini benzetebileceğimiz yanlar da var, ama bunun ötesinde özetlersek bir kere bağımsız sinema yapan auteur yönetmenler bunlar, filmleri popüler kültür malzemesi haline gelmeyen, toplumsal ve kültürel konulara değinen hikayeler yazmayı ve onları yönetmeyi tercih eden yönetmenler bu isimler. Çoğunun filmleri yurtdışında birçok festivalde gösteriliyor, çoğu ödüllerle dönüyor. Anlatıları minimal sinema olarak değerlendiriliyor. Filmlerinde genelde hissedilen kültürel birikim gerçek hayatlarında da entelektüel  kişiler olmaları ve özellikle edebiyatla kuvvetli bir ilişkiye sahip olmalarından kaynaklanıyor. Özellikle Nuri Bilge Ceylan sineması ve Zeki Demirkubuz sineması çok fazla karşılaştırılmıştır, iki yönetmenin de okudukları klasik edebiyat metinlerinden etkilendikleri ve benzer varoluş sıkıntılarına (özellikle iyilik, kötülük, kibir, samimiyet gibi kavramlar) kafa yordukları su götürmez bir gerçek.

Üç yıl sonra onuncu filmiyle, Bulantı ile geri dönüyor Zeki Demirkubuz. Bir önceki filmi Yeraltı için Dostoyevski’nin ünlü eseri Yeraltından Notlar’dan esinlendiğini belirtmiş olan yönetmenin son filminin adının Bulantı olduğunu öğrenince hepimizin aklına malum Sartre’nin Bulantı romanı gelmişti fakat filmin dağıtımcıları şöyle bir açıklama geçti basına: “Filmin konusu ya da temasının Jean-Paul Sartre’ın ünlü romanı Bulantı’yla bir ilgisi yoktur; ama şöyle bir bağı vardır: Zeki Demirkubuz, 7 yıl önce – çekebilir miyim düşüncesiyle – Sartre’ın romanını çalışmaya karar vermiş, bilgisayarında Bulantı adında bir dosya açmış; ama bir süre sonra bu fikirden vazgeçip, filmin şimdiki haline yönelmiştir. Önceleri acelesi olmadığından, sonra vakit daraldığında ise yeni bir isim bulamadığından, -zaten filmlerine isim bulmakta hep zorlandığından- bulduğu diğer isimlerden de hoşlanmayıp Bulantı’ya alıştığından ve çok sevdiğinden filmin ismi bu şekilde kalmıştır.”

Bulantı her ne kadar Sartre’nın romanının uyarlaması olmasa da sonuçta hikayesini yine varoluşla ilgili sorgulamaların üzerine oturtması romanla bir akrabalık oluşturuyor desek yanlış olmaz sanırım. Sartre’nın roman kahramanının eline bir taş almak isteyip sonra varoluşun saçmalığının midesini bulandırdığını anlattığı kısım aslında Yeraltı’ndaki meşhur patatesi de çağrıştırır bana… Bulantı Yeraltı’nı hatırlatan bir film olmuş zaten, Yeraltı da orta yaşlı bir erkek üzerinden günümüz insanının davranış şekillerine, ruhsal bunalımlarına, yalnızlığına, sosyal konumunun getirdiklerine, ilişkilerine, iç seslerine, ruhuna ve gerçekliğine odaklanıyordu. Fakat Yeraltı epey çarpıcı bir filmdi. Özellikle meşhur yemek sahnesi ve sonrasında Muharrem karakterinin yüzleşmeleri esnasındaki patlamaları filmin hem temposunu yükseltiyor hem de seyirciyi heyecanlandırıyordu. Kara mizah da epey yer bulmuştu kendine filmde.  Bulantı temponun baştan sona düşük olduğu, karakterin yükselme ve alçalmalarını anca tahmin ederek ilerlediğimiz, herhangi bir yüksek ses tonu ya da tartışmaya fazlaca rastlamadığımız, esprilerin az olduğu, heyecanlanmadan izlediğimiz bir film. Sarsılarak çıkmıyoruz salondan ama elbette düşünerek çıkıyoruz. Bazı sahneleri beynimizde birkaç kez gezdirerek, farklı yönlere çekilebilecek anlamlarını kavrayarak… Kendimizden parçalar bularak, tanıdıklarımıza benzeterek. Çünkü Demirkubuz her zamanki gibi yine sahici karakterler ve ambiyanslar yaratıyor. Yenen yemeğin, içilen çayın, okunan gazetenin, giyim kuşamın detayı her zaman bizi o atmosferin içinde hissettiriyor. O portakal suyunu biz de içiyoruz sanki, o ayakkabıyı biz de öyle giyiyoruz, o suyu biz de öyle istiyoruz yanımızdaki kişiden. Somut detayların yanısıra soyutta da öykünebiliyoruz elbette. Örneğin bizzat canlandırdığı Ahmet karakteri aslında apatik bir karakter. Duygularını yaşayamayan, başkalarının duygularından beslenmeyi tercih eden, hayatta bir anlam bulamamış, yüzü gülmeyen, acısını yaşayamayan, kibirli, aslında oldukça içe kapanık ve iletişim kurmaya, sosyalleşmeye çalışsa da insanları sevmediğini, zorlandığını, yüzünün aldığı her ifadeden anlayabileceğiniz bir karakter.

Elini muma götürdüğü sahne, acı çekmek istediğinin ama çekemediğinin farkında olduğunu gösteren kısa ama anlamlı bir sahneydi mesela. Bu anlamda filmin epey başlarında kendisini çok etkilemesi gereken, sessizliğe bürünmesi gereken bir olay yaşadığı halde sosyalleşmeye çalıştığı ve hiçbir şey yokmuş gibi davrandığı uzun planlardan sonra filmin son 10 dakikasının neredeyse hiç diyaloglu olmaması, etrafın ve Ahmet karakterinin sessizliğe bürünmesi çok yerinde olmuş. O sessizlik anlarında seyirci olarak filmin başında sadece bazı  gereksiz laf kalabalıklarına şahit olduğumuzu, hayata karışmaya çalışan bir karakterin etrafındaki insan bulutunun blabla’larını dinlediğimizi, şimdi olması gereken sessizliğin yaşandığını ve birazdan kişisel bir yüzleşme geleceğini tahmin edebiliyor ve biz de rahatlıyoruz aslında.

Varoluşa dair gerek okumalarından gerek kendi tecrübelerinden ve düşüncelerinden gelen, ifade etmek istediği cümleleri var Demirkubuz’un. Bu Nuri Bilge Ceylan sinemasında da böyledir. Alakasız bir ortamda alakasız iki karakter konuşurlarken birden insana, varoluşa, gerçeğe, öze dair çok önemli, çok derin ve aslında çok çıplak bir gerçeklik mevzu edilir. Bazen bu çok güzel de olur çünkü  genelde sinemada yan anlamlar, göndermeler, benzetmelerle bir şeyleri anlatmaya çalışmak daha makbul sayılır ama bazen de insan gerçeği tüm yalınlığıyla duymak, birilerinin bunları açık açık konuştuğuna şahit olmak ister. Şahsen bu anlamda iki yönetmenin de filmlerindeki az ama öz konuşmaları severim. Bulantı’da da, bazen Ahmet’in sevgilisi, bazen doktoru, bazen seviştiği alelade bir kadın gerçeği tüm yalınlığıyla ifade edebiliyor. Fakat Bulantı’da nedense bu tarz beylik cümleler filmin içine hiçbir şekilde yedirilememiş. Özellikle oyunculuğunu çok sevdiğim  Ercan Kesal’ın canlandırdığı doktor karakterinin ifadeleri çok fazla kör gözüm parmağına olmuş. Aslında anlattığı şey elbette yine çok yerinde bir sorgulama. Hem normal nedir, neden normal olmaya sığınmak isteriz’i sorgulayan, hem de ruhumuzla ilgili soru ve sorunlara bazen tıbbın bile yanıt veremeyeceğini, bazen hissettiğimiz duyguların bedenimize de sirayet edebileceğini ama bu canımızı yakmıyor, bize zarar vermiyorsa, sırf normal değil diye bundan korkmamızın gereksizliğini anlatan, oldukça derin ve farklı bir yaklaşım. Fakat dediğim gibi, filmin içine yedirilememiş, bir anda Ercan Kesal çıkıp, şu şudur, bu budur demiş ve kaybolmuş  gibi didaktik ve sakil kalmış ne yazık ki…

Genel anlamda film beylik laflar etmiyor, büyük bir şeyler anlatmaya çalışmıyor, ukalalık etmiyor aslında, tam tersi, yine oldukça yalın bir şekilde birey üzerinden muhasebe yapıyor, kişinin kendi açmazları üzerinden olası bir şekilde başlatıyor ve sonlandırıyor öyküsünü Demirkubuz. Nuri Bilge Ceylan’ın da Zeki Demirkubuz’un da filmlerinde sosyal, sınıfsal, toplumsal, kişisel meselelere yer verilir, sosyal çıkarımlar, okumalar yapmak çok olasıdır, mekanlarla, kişilerin gelir durumlarıyla, yeme içme tarzlarıyla ve benzeri güzel oturtulmuş atmosferler ve diyaloglarla verirler bunu ama politik anlamda pek suya sabuna dokunulmaz, röportajlarında da ikisi de benzer şeyler söylerler bu konuyla ilgili; küçük ve insani dertlerin küçümsenmemesi gerektiğini, her şeyin bireyde başlayıp sonra toplumsallaşıp sonra politikleştiğine dikkat çekerler. Son röportajlarından birinde buna da değinmiş Demirkubuz, memleket meseleleri varken bunlar da dert mi yaklaşımına tepki olarak çektiğini söylemiş bu filmi.

Zeki Demirkubuz sinemasından beklentiler yüksek. Kader, Kıskanmak, Masumiyet, Yeraltı gibi sarsıcı ve değişik örneklerden sonra, 50 yaşındaki yönetmenin filmografisinde daha “olgunlaşmış”  bir yapı görmek istediğini söyleyenler çok fazla. Bu anlamda Bulantı’nın, olgunlaşmış, taş üstüne taş koymuş bir film olduğunu söyleyemeyeceğim.  Anlatım diline, tercih ettiği planlara ve anlatmayı tercih ettiği kişisel hikayelere alışık olan ve seveninin keyifle izleyeceği, çok klasik bir Zeki Demirkubuz filmi var karşımızda. Tüm hikayeyi üzerine oturttuğu Ahmet karakterini kendi oynaması, erkek kardeşini canlandıran Çağlar Çorumlu’nun kısa ama muhteşem performansı, kısa ama cesur öpüşme ve sevişme sahneleri ise filmi belki diğer Demirkubuz filmlerinden ayıran bazı özellikler…

NOT: Bu yazım kulturmafyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Bir gözyaşı ülkesinde evcilleştirme operasyonu: Küçük Prens sinemalarda!

 

Sanırım 5-6 yaşlarındaydım. Okumayı erken sökmüştüm, ilkokula da erken gönderildim bu sebeple, akranlarım yuvaya giderken. Dayımın eşi, bana ilk kitabımı hediye etti.  Büyükçe, kalınca, beyaz bir kitap. Adı Küçük Prens’ti. Süslü, parlak dış kabını çıkartıp kitabın kendi düz ve boş kapağına hemen renkli kalemlerle bir şeyler çizmişim, pek hatırlamıyorum tabii, şimdi bakınca utanılası… Fakat birkaç yıl elimde kaldı o kitap ve o zamanlar özellikle içindeki çizimler beni çok etkilemişti, çocukluğumdan hatırladığım birkaç kareden biridir, fil yutan boa yılanının şapkaya benzer çizimi, bir de o muazzam baobab ağaçları…

Tabii yıllar geçtikçe tekrar tekrar okudum kitabı ve her seferinde başka bir tat aldım, daha doğrusu daha iyi anlamaya başladım okuduklarımı, gördüklerimi… Bir bebek olarak dünyaya gelip, birkaç 10 sene çocukluk yaşayıp sonra “yetişkin” oluyoruz ama içimizde hep o çocuğu korumak istiyoruz ya, esas “ben” dediğimizin o masum çocuk olduğunu düşünüyoruz ya çoğumuz, işte bunu anlatan bir kitaptır biraz da Küçük Prens. Bir yaşam felsefesinden bahseder aslında. Bir çocuğu, yaratıcılığıyla çok fazla etkileyecek ve kamçılayacak yanları vardır, dilinin naifliği, şiirselliği de bir çocuğa masalsı ve anlaşılır gelir, fakat bir yetişkinin her eline alıp okuduğunda farklı tatlar yakalayabileceği, farklı dersler alabileceği, büyülü bir kitaptır Küçük Prens bana göre.

1943 yılında yazılmış roman. Radyo uyarlamaları, tv çizgi filmi, tiyatro, bale, opera, müzikal uyarlamaları var yıllar boyunca denenmiş. Bu sene ise 3d uzun metraj animasyon film adaptasyonuyla karşı karşıyayız ve beklentiler elbette dünya çapında çok yüksek! Film,  şu zamana kadar en çok bütçe harcanmış Fransız animasyon film olarak da pazarlanıyor. (80 milyon dolar olduğu iddia ediliyor). İstanbul Capitol sinemaları Küçük Prens için çok güzel bir organizasyon düzenledi. 276 dil ve lehçede Küçük Prens koleksiyon kitabı sergisi ve Küçük Prens’in dünyasının özel dekoru hazır bulunuyor 20 Ekim 2015’e kadar. Vizyona girmeden bir gün önce de filmin öngösterimini düzenlediler, orada izleme fırsatı bulduk büyük bir merakla beklediğimiz bu filmi.

B612 Asteroid’inde tek başına yaşayan Küçük Prens’in gezegenindeki çok sevdiği güle daha faydalı olabilmek için çıktığı gezegen yolculuğundaki son durağı  dünya malumunuz. Filmin fragmanında gördüğüm bazı animasyon figürler beni korkutmuştu açıkçası. Son zamanlarda sıklıkla izlediğimiz çoğu başarılı animasyonda aslında biraz birbirine benzeyen karakter çizimleri oluyor, kız çocuklarının gözleri saçları kaşları birbirini andırıyor ne kadar orijinal bir animasyon da olsa. Bu tarz büyük gözlü birkaç çocuk figürü görünce korkmuştum, hem Küçük Prens’i alakasız bir hikayeye çevirmiş olmalarından, hem de görsel olarak kitapta aldığımız tadı veremeyeceğinden, o suluboya çizimlerinin yerini tutamayacağından…  Filmde gerçekten de farklı bir hikayenin bir iç hikayesi olarak sunulmuş bildiğimiz Küçük Prens’in hikayesi. Günümüzde geçiyor hikaye, küçük kızını okul sınavlarına büyük bir hırsla hazırlayan bir anne var. Zamanında Küçük Prens’le tanışmış pilot kahramanımız ise bu anne-kızın yaşlı komşuları. 9 yaşında, derslere hazırlanmaktan çocukluğunu yaşayamayan küçük kız, pilotla arkadaşlık ederken onun Küçük Prens hikayesini öğreniyor ve Küçük Prens’i bulmak için yollara düşüyor. Hikayenin bu kısmına geldiğimizde birdenbire animasyon tekniği değişiyor, stop-motion tekniğiyle çekilmiş bir şekilde izliyoruz Küçük Prens’li, gezegenli, meşhur gül’lü sahneleri. İşte bu tam isabet! Eğer Küçük Prens’in olduğu sahneler de bildik çizimlerle, büyük gözlerle, hikayenin başlangıcındaki animasyon tekniği ile çizilmiş olsaydı gerçekten büyük hayal kırıklığı olurdu diye düşünüyorum. Tüm hikayeyi bütünüyle stop motion ile yapsalardı da sanırım sıkıcı ve takip etmesi zor ve yorucu olurdu. Bu iki tekniği birleştirerek vermeleri büyük bir zeka, biraz da pazarlama işi elbet, fakat itirazımız yok. Zira stop motion bölümler, kitaptaki suluboya çizimlerini andırması ve işe ciddiyet katması bakımından şahane olmuş. 3D’nin ise filme maalesef hiçbir şey katmamış olduğunu söylemeliyim, halbuki kendimizi Küçük Prens’in dünyasında hissetmemize daha çok hizmet edebilirdi ve bu çok yerinde olurdu böyle bir hikaye için.

Ben 79 doğumluyum ve akranlarım Küçük Prens dediğimde benim gibi heyecanlanıyor, duygusallaşıyorlar. Fakat yeni nesilin de Küçük Prens’le tanışması gerektiğini düşünüyorum. Küçük Prens, büyük insana birçok şey öğretir. Mesela der ki, “En iyi yüreğiyle görebilir insan, gözler asıl görülmesi gerekeni görmez.” Mesela der ki: “Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir. İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.” Mesela der ki: “Ne kavranılmaz bi yer şu gözyaşı ülkesi…”

Küçük Prens’te öyle çok simge, öyle çok anlatı var ki. Otorite tutkusu, kibir, iletişimsizlik, umutsuzluk, sahip olma tutkusu, sorgusuz sualsiz yerine getirilen görevler, biçimin özden daha önemli olduğu gezegenimiz dünya ve ona uzaktan bakmak… Bunları layığıyla işlemiş bir film var karşımızda.

Yapımın hafif Alis Harikalar Diyarında’vari, halisünatif ve masalsı dokusu sizi etkileyecek. Hans Zimmer ve Richard Harvey ellerine teslim edilmiş müzikleri de öyle…  Küçük Prens’in sizin hayatınıza da dokunmasına müsaade edin. Çocuğunuzu da alın izleyin bu filmi, içinizdeki çocuk da olur…

NOT: Bu yazım kulturmafyasi.com adresinde yayınlanmıştır.

Sinema Günlüğü

 

Ekim 2014′ten beri Mehmet Çelikyay ile birlikte TRT Radyo 1′de (İstanbul 95.6) her Cuma akşamı saat 19.30-20.00 arasında Sinema Günlüğü programını hazırlayıp sunuyoruz.

Geçmiş yayınları buradan ve devamını da buradan dinleyebilir, günlük sinema haberleri ve radyo programımızla ilgili detayları Facebook sayfamızdan takip edebilirsiniz.

TRT Radyo 1 Frekans bilgileri ise burada.

By The Sea Yeni Afiş!

Oscar ödüllü oyuncu/yönetmen Angelina Jolie tarafından yazılan ve yönetilen By The Sea filmi, Jolie’nin ikinci yönetmenlik denemesi. Filmin başrolü eşi Brad Pitt ile kendisine ait. Güzel ve başarılı çifte Mélanie Laurent, Melvil Poupaud, Niels Arestrup ve Richard Bohringer gibi uluslararası yıldızlardan oluşan bir oyuncu kadrosu eşlik ediyor.

By The Sea, 1970’lerin Fransa’sında sakin bir sahil yerine gelen ve evlilikleri krizde olan Roland (Pitt) adlı Amerikalı bir yazarla karısı Vanessa’yı (Jolie) konu alıyor. Yeni evli çift Lea (Laurent) ve François’la (Poupaud) ve köyün sakinlerinden Michel (Arestrup) ve Patrice (Bohringer) ile zaman geçiren çift kendi hayatlarındaki çözülmeyen sorunlarda anlaşmaya varmaya başlarlar.

Film senaryosu itibariyle 60’ların ve 70’lerin Avrupa sineması ile tiyatrosundan ilham almış.

Filmin görüntü yönetmeni Christian Berger (The White Ribbon), yapım tasarımcısı Jon Hutman (Unbroken), editörü Patricia Rommel  ve kostüm tasarımcısı Ellen Mirojnick (Wall Street: Money Never Sleeps). Yapım hizmetinde kendisine Brad Pitt eşlik ederken, Chris Brigham (Inception), Holly Goline-Sadowski (Unbroken) ve Michael Vieira (Unbroken) sorumlu yapımcılar olarak görev alıyor.

 

YouTube Preview Image

Görevimiz Tehlike 5 /Mission:Impossible Rogue Nation

60′lı ve 70′li yılların Mission Impossible adlı TV dizisi, uzun süredir sinema uyarlamalarıyla bizi mest ediyor. 1996 yılında Brian De Palma yönetmenliğinde ilk kez sinemaya uyarlanan yapımda da başrol Tom Cruise idi, 2015′te 50 küsur yaşında olan oyuncu, serinin beşincisinde de yakışıklılığından ve çevikliğinden birşey kaybetmemiş şekilde başarılı ajan Ethan Hunt’ı canlandırmaya devam ediyor.

Görevimiz Tehlike 5′te, CIA başkanı Hunley rolünde ise, bir başka “yaşlansa da tadından yenmeyen” oyuncu Alec Baldwin çıkıyor karşımıza. Filmde Hunley, IMF’i kapatmak için elinden geleni yapıyor. Fakat zamanlama hiç doğru değil, zira anti-IMF de diyebileceğimiz “Syndicate” isimli gizli bir terör organizasyonu, çaktırmadan Hunt gibi ajanları aradan çıkarmaya uğraşmakta. Bunu farkeden ve durumun peşinden giden de tabii ki Ethan Hunt oluyor. Eski ekibini devletin haberi olmadan yeniden biraraya getirip kolları sıvıyor, sadece kendi iç sesini dinliyor ve bunun meyvelerini de topluyor.

Aksiyona doyacağımız filmde, filmin aynı zamanda yapımcılarından olan Tom Cruise’un çoğu sahnede yine dublör kullanmamış olduğu bilgisi bizi daha da heyecanlandırıyor. Gelelim her Görevimiz Tehlike filminde koltuk değiştiren yönetmenlere. Bu son filmi Christopher McQuarrie yönetmiş. İlk filmi yöneten, Hitchcock’un mirasçısı lakaplı Brian DePalma’nın filme aksiyondan çok kuşkuyu davet ettiği aşikardı. Kamera kullanımında da bir “herşeye uzaktan bakan ve herşeyi bilen yönetmen” kokusu alınıyordu doğrusu. Close-up çekimlerle, “herhalde şu öldü” gibi tahminlerde bulunduğumuz bazı olaylar olurken, de Palma bir süre sonra bize uzak planlarda aslında orada ne olduğunu anlatan bir yönetmen dil kullanıyordu. Palma aynı zamanda heyecanlı sahnelerde farklı açıları aynı anda gösteren ve filmdeki o anları keyifli bir klibe dönüştüren “bölünmüş ekran” tekniğini kullanmayı da ihmal etmiyordu.

İkinci filmin yönetmeni John Woo, Ethan Hunt “karakterinin” üzerine giderek, hatta hadi şöyle söyleyelim, onu bir süper kahraman haline dönüştürerek, filmi diğerleriyle kıyasla en “hafif” Görevimiz Tehlike haline getirmişti. Palma ile Woo’nun filmleri arasındaki stil farkı gerçekten gözle görünürdür ve genelde Woo’nun çektiği bu ikinci film pek başarılı bulunmaz.

Üçüncü filmde koltuğa geçen, Cruise’un isteği üzerine, o sıralar Lost adlı diziden dolayı bildiğimiz başarılı yönetmen JJ Abrams olmuştu. Abrams’ın filme kattığı maske teknolojisi, beşinci filmde bile hala kullanılmakta, yönetmen, devamı gelen karakterler ve öğeler ekleyerek bu ve sonraki filmler için hatırı sayılır bir devamlılık sağlamış oldu. Filmin odağı da Hunt’tan ekibe çevrilmiş oldu yeniden. Organizasyonun yapısını en iyi anlatabilen film de Abrams’ın tercih ettiği odaklar sayesinde bu film oldu galiba. Yakın zamanda kaybettiğimiz Philip Seymour Hoffman’ın filmdeki kötü karakteri de filme yakışmıştı. Aksiyon ve karakter analizini iyi dengeleyen bir Görevimiz Tehlike olarak hatırlarda kaldı bu film.

2011′de dördüncü filmde işi devralan yönetmen Brad Bird, Cruise’un çevikliğinden sonuna kadar faydalanıp, onu parlatıp, Woo’nun yaptığı gibi, yani sadece bu karakterin üzerine gidecekmiş gibi yaparken, Abrams’a selam çakarak, tüm ekibi ele alıp her bir karakterin güçlü ve zayıf yanlarını öne çıkaracak farklı bir yapı kurdu, iyi ki de öyle yaptı, film tadından yenmedi.

Jack Reacher’in yönetmeni olarak tanıdığımız Christopher McQuarrie beşinci filmde hem yine cesur Cruise’nin dublorsüz kahramanlıklarına, dolayısıyla da ağzımızın suyu aka aka izleyeceğimiz aksiyon dolu anlara oldukça yer vermiş, hem akıl karıştıran hileli soygun ve casusluk numaralarını bir bir kullanmış, hem de mizah yönü ağır basan diyaloglarıyla, asla sıkıcı olmayan bir iki buçuk saat armağan etmiş seyirciye doğrusu. Simon Pegg’in canlandırdığı karaktere de bayılıyorum: Benji, o üstüne basa basa konuştuğu İngiliz aksanıyla yine hem çok tatlı, komik ve sadık bir dost, hem de bu kez başı gerçekten fena derde giriyor. Bu kez filmde çok güzel ve sağlam bir “femme fatale” karakter de var: Ilsa rolündeki Rebecca Ferguson bence filme çok şey katmış. Viyana Operası’nda geçen gerilim dolu sahnelere de ayrıca bayıldım. Bakalım serinin devamı geliyor mu, ne zaman geliyor…

Bu film kaçmaz!