Beyazperde Sinema Kulübü İkinci Kez Buluştu!

Sinema yazarlarını ve sinema bloggerlarını biraraya getirmeyi amaçlayan Beyazperde Sinema Kulübü, ikinci etkinliğini geçtiğimiz hafta gerçekleştirdi. Kulüp üyeleri, 12 Nisan Perşembe akşamı saat 20.00’da Majestik Cafe’de toplandı. Keyifli sohbetin ardından 21.00’da Cine Majestik Sineması’nda Chronicle (Doğaüstü) filminin ön gösterimine katıldılar.

 

 

Beyazperde.com, kullanıcıları/takipçileri için düzenlediği yarışmayla 80 şanslı kişiyi filmin ön gösterimine davet etti. Kurumsal facebook fan sayfası ve twitter sayfasında düzenlenen yarışmalar, filmin vizyon tarihi öncesinde sinemaseverleri biraraya getirdi. Etkinliğe Beyazperde.com ve Milliyet Sanat yazarı Ali Ulvi Uyanık da katıldı.

Beyazperde Sinema Kulübü etkinlikleri, !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali ve ardından İstanbul Uluslararası Film Festivali ile çakışmasına rağmen bloggerları biraraya getirmeyi başardı. Önümüzdeki dönemde düzenlenecek bir soundtrack gecesiyle üyelerine sürprizler yapmayı planlayan Beyazperde Sinema Kulübü etkinliklerinden haberdar olmak için www.beyazperde.com adresini ve sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz. Kulübe katılmak isteyen sinema yazar ve bloggerları blog adresiyle info@beyazperde.com’a mail atabilirler.

Patlak Sokaklar Gerzomat Ekibi ile Röportaj!

Melis Z. Pirlanti: Eşimin arkadaşlarısınız, o yüzden aslında cevaplarını bildiğim sorularla başlayacağım, herkes bilsin diye. Bu üçlü nasıl bir araya geldi, nasıl “Batesmotelpro” adını aldı, internetteki viral videolar nasıl oluştu? Sizin hikayeniz kısaca nasıl başladı?
Ömür Cedimağar: Bir araya gelmemiz şu şekilde, Tansu zaten benim kuzenim. Volkan ile de lise yıllarından beri arkadaşlığımız devam ediyor. Bu arkadaşlığın ürünü olan videoların ortaya çıkması ise şöyle oldu, üniversitenin son yıllarındayken Volkan’ın kamerayla bir şeyler çekme aşkı doğdu. Sadece kendi aramızda çekelim, gülelim, eğlenelim tarzında. O zamanlar zaten internette paylaşım siteleri bu düzeyde değildi. En azından Türkiye’de… Daha sonra Youtube’un çıkmasıyla, önceden çektiğimiz videolardan biri olan “Bana Kitap Al”ı Volkan Youtube’a yükledi. Olaylar kendiliğinden gelişti…
Melis: Kendi aranızda güldüğünüz eğlendiğiniz şeyleri, Fransızca-Türkçe benzerlikleri, esprileri Youtube üzerinden paylaşarak tanındınız…
Tansu Tunçel: Yani sözlerin yazılması, videoların çekilmesi ve internete yüklenmesi arasında 2004’ten 2006’ya kadar iki yıl var aslında. Biz bunların hepsini aslında bir DVD’de toplamıştık ve “Bana Kitap Al” da bu DVD’deki videolardan biriydi. Aslında bizim haberimiz bile yoktu Volkan’ın videoyu yüklediğinden…
Melis: Gerçekten mi?
Tansu: “Abi ben video yükledim, paylaştım” dedi bize. Hatta biz bir hafta sonra öğrendik. O koymuş 1500 kişi falan izlemiş, inanamadık,” 1500 kişi bizi mi izledi!” dedik. 2 ay sonra o rakam 200 bin civarındaydı.
Melis: Peki sonra viral reklamlara geçişiniz nasıl oldu? Firmalar sizi fark ettiler ve tekliflerle mi geldiler?
Tansu: Onun hikâyesi de şu şekilde, gittigidiyor için bir iş yapmıştık; o ödüller aldı. Aslında Türkiye’de viral reklamın başlangıcı oldu o video. Ondan sonra bu işi viral video yapan bir reklam ajansı gibi yürütmeye karar verdik. O arada işte “Buz gibi Biraderler”i yaptık bir alkollü içecek firması için. Bu işlerde başarılı olunca Batesmotelpro viralde bir marka haline geldi.
Melis: Batesmotelpro isminiz de enteresan tabii…
Tansu: Onu da Volkan anlatsın.
Volkan Öge: Evet en keyifsiz kısmı bana kaldı. (Gülüşmeler)
Ömür: Ama senin yüzünden…
Melis: İsminden biraz şikâyetçisiniz değil mi?
Volkan: İsim olarak seçmedik aslında, o Youtube kanalımızın ismiydi. Ben o zaman DVD’yi yazarken “Batesmotel Productions” gibi bir isim atmıştım, çok uzun görünüyor diye Batesmotelpro diye kısalttım. Yaptığımız videoları oradan yükleyince, Google’da o şekilde indekslendi ve değiştiremedik.

Röportajın devamı için tıklayın!

Sen Kimsin?

Komedi, maalesef sinemada kendini ciddiye aldırmakta zorlanan bir tür. Halbuki mizah hafife alınmaması gereken bir olgu… Herşeyden önce mizah, zekayla ilintilidir. Ayrıca hem bireysel hem de toplumsal olarak ihtiyacımız olan, gerekli bir olgudur.

Nasıl ki ta Antik Yunan’da bile hokkabazlık, şaklabanlık adını verdiğimiz güldürü çeşitleri vardıysa, tiyatroya ve sonra sinemaya da aktarılmış olan ilk güldürüler de genelde sakarlıklar, şaklabanlıklar üzerineymiş. Fakat zamanla, ülkelerin içinden geçtikleri tarihi, toplumsal durumlar, herşeye olduğu gibi komedi filmlerine de yansıdı. ABD’de savaş sonrası Charlie Chaplin (Charles Spencer Chaplin), Harold Lloyd gibi isimler, dünya tarihinin en önemli komedyenleri olarak saygınlık kazandılar.

Bizde de geleneksel Türk Tiyatrosu’ndan sinemaya geçen komedi, ilk olarak Edi ile Büdü, İbiş ile Memiş gibi ikili karakterler üzerinden başlamış. Altmışlı yıllarda Türk sinemasında Vahi Öz, Settar Körmükçü gibi isimler kendilerini komedi oyuncuları olarak kabul ettirmişler. Amerikan komedi sineması, bizde de salon komedisini başlatmış. Cilalı İbo’lar, Turist Ömer’ler, Öztürk Serengil’in canlandırdığı karakterler, o döneme damgasını vurmakla birlikte hala ismi geçen, unutulmayan karakterler olarak hafızamıza kazındı. Altmışlı yılların sonundan itibaren ise Adile Naşit – Münir Özkul, Zeki Alasya-Metin Akpınar, Müjdat Gezen-Perran Kutman-Gülşen Bubikoğlu, İlyas Salman, Kemal Sunal, Şener Şen gibi isimler, komedi türünde eşsiz Türk komedi filmlerine imza atmışlardır. 2012 yılında hala Hababam Sınıfı, Güler Misin Ağlar Mısın, Gırgıriyede Şenlik Var, Kapıcılar Kralı gibi filmler televizyonda binlerce kez izleniyor ve hala güldürüyor.

90′ların sonundan itibaren ise yeni komedyenlerimiz var: Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar, Yılmaz Erdoğan, Şafak Sezer, Olgun Şimşek, Peker Açıkalın… Çok açık bir gerçek var ki Cem Yılmaz, açık ara birinci. Yılmaz Erdoğan, Olgun Şimşek, Şafak Sezer hatta Ata Demirer, onu takip eden isimler diyebiliriz. Şahan Gökbakar maalesef Recep İvedik tiplemesiyle belki hiciv yapmak istedi ama 3 adet devam filmi çekince artık samimiyeti de sorgulanır oldu ve izleyicilerin çoğu tarafından antipatiyle karşılandı. Tolga Çevik ise, kariyerine Yılmaz Erdoğan ile çalışarak başladı. İlk başta hem tip olarak hem de konuşma tarzı olarak Erdoğan’a çok fazla benzetildi, bu konuda eleştiriler de aldı. Fakat eleştirildiği kadar da sevildi. Önce Organize İşler’de, sonra da bir TV show’u olan Komedi Dükkanı’nda. Kaliteli bir yapımdı gerçekten Komedi Dükkanı ve zeki espriler, kendine has mimikler ile Tolga Çevik belirli bir hayran kitlesi oluşturdu. Eniştesi Cem Yılmaz, hocası Yılmaz Erdoğan olunca, bu zamana kadar yaptığı işlerin kalitesine de bakınca, insan bireysel çabalarında da daha elle tutulur işler bekliyor açıkçası…

Zira, başrolde olduğu Sen Kimsin? filminin senaristlerinden biri de kendisi. Filmin yönetmeni ise Çok Filim Hareketler Bunlar’ın yönetmeni, aynı zamanda reklam yönetmenliği de yapan Ozan Açıktan. Bir BKM yapımı bu film. Oyunculara baktığımızda da umutlanıyoruz, Toprak Sergen, Pelin Körmükçü, Köksal Engür… Bizi umutlandıran bir başka şey de filmin “paketi”. Fragmandan tutun afişe, filmin özgün müziğinden, şarkı sözlerinden tutun, jenerikteki çizgi roman efektlerine, hepsi insanda “farklı bir komedi filmi izleyeceğim” hissini uyandırıyor. Film çok hızlı başlıyor, aksiyon ilk saniyeden izleyiciyi sarıyor aslında ama kısa bir süre sonra hikaye arka planda devam eden aksiyona rağmen inanılmaz derecede yavaşlıyor, basitleşiyor, sıkıcılaşıyor. Klasik bir Pembe Panter (The Pink Panther) hikayesi, Tekin (Tolga Çevik) sakar ve yarı salak bir dedektiftir, ama bir o kadar da iyi niyetli ve sevgi dolu biridir. Kendisine başvuran kadın (Pelin Körmükçü), kızını aramaktadır, kızı (Zeynep Özder) bulmak için yollara düşen Tekin, sakarlığı ve salaklığı yüzünden kendisinin ve İsmail abisinin (Köksal Engür) başına bin türlü çorap örecektir. Bu arada tabii ki kıza da aşık olacaktır.

Oyunculuklarda sıkıntı olduğunu söyleyemeyiz, herkes kendi karakterini olabildiğince inandırıcı yapmak için çaba harcamış belli ki. Özellikle Toprak Sergen, izleyicinin gıcık olacağı bir karakter yaratmakta çok başarılı olmuş. Köksal Engür, biraz yaşlandığını farkettiğimiz Pelin Körmükçü, hepsi karakterlerinin hakkını vermişler. Teknik anlamda da herşey yapılmış, bu kadar aksiyonun olduğu bir komedi filmi ancak bu kadar düzgün çekilebilir. Renginde, kadrajında, kamera takipte hiçbir sorun yok. Fakat sorun şu: film komik değil. Sakarlık, bunaklık, kelimeleri yanlış anlama esprileri hiç ama hiç güncel değil. Bir-iki sakarlık dışında hiçbir espri yüzümüzde bir tebessüm dahi oluşturmuyor…

Senaryodaki eksikler de maalesef çok fazla gözle görünür şekilde insanı rahatsız ediyor. Üzüntüm şu oldu ki, bence Türkiye mizah alanında aslında çok başarılı bir ülke ve artık elimizdeki teknik olanaklar da, mizahı ve senaryosu yeterli olan bir filmi çok eli yüzü düzgün hale getirebilecek hale geldi hiç olmazsa. Hal böyleyken bu kadar zayıf bir senaryo ve bu denli kısa yoldan mizah çabaları, kabul edilebilir bir durum değil. Mizah, izleyicinin zekasını da biraz olsun zorladığında tadından yenmiyor ama bu filmde zekamızı zorlamamız gereken hiçbir durum yok. Boş vitese alın ve görüntüleri izleyin, yeter.

Açıkçası bir izleyici olarak hem Tolga Çevik’ten, hem de BKM’den beklentilerim çok daha yüksek. Yönetmen Ozan Açıktan, bu filmin devamının gelebileceği sinyallerini vermiş, belki bir sonraki Sen Kimsin?, ilkini unutturacak derecede başarılı olur, kim bilir?

Not: Unutmadan, filmin adı “Sen Kimsin?” Neden diye sorarsanız, bilmiyorum. Bir dedektif olarak Tekin, karşısına çıkan ve onu sinirlendiren herkese “sen kimsin” sorusunu defalarca sorarak bir espri yakalamaya çalışılmış belli ki. Aklıma G.O.R.A.’da Komutan Logar’ın cüceye devamlı “kimsin sen” diye soruşunu getirdi bu isim, acaba ona bir gönderme mi dedim, hatta kim olduğu belli olmayan bir karakter var, filmin sonlarına doğru çıkan, ona “kimsin sen?” diyecekler sandım ve bu fikir beni içten içe güldürdü ama, o da olmadı.

Beyazperde.com Sinema Kulübü Açılıyor!

Türkiye’nin en köklü sinema sitesi Beyazperde.com, bir “sinema kulübü” fikriyle üyelerine yönelik yeni bir projenin temellerini atıyor. Beyazperde’nin sinema yazarlarını, sadık takipçilerini, sinema bloggerlarını ve ilgilenen tüm sinefilleri bir araya getirmeyi amaçlayan sinema kulübü, üyelerine çok özel sürprizleri de beraberinde getiriyor. Tamamlanma sürecinde olan Sinema Kulübü Projesi, üyelerine özel olarak çıkartılacak kulüp kartlarıyla, sinema salonu, müze gibi anlaşmalı mekanlarda, eğlence ve etkinliklerde indirim sağlayacak.
24.02.2012 Cuma günü, ilk etkinlik olarak Beyazperde ekibi, sinema yazarları ve sinema bloggerlarının bir araya geldiği bir tanışma toplantısı düzenlendi. Mecidiyeköy Profilo AVM’de düzenlenen ve oldukça keyifli sohbetlere sahne olan buluşmanın ardından katılımcılar kulüp üyeleri için ayarlanmış sinema salonunda George Clooney’in aynı gün vizyona giren Senden Bana Kalan (The Descendants) adlı filmini seyretti.

Önümüzdeki dönemlerde etkinlikleri, avantajları ve sürprizleri daha da artacak olan Beyazperde Sinema Kulübü hakkındaki gelişmeleri, kulübün blogu olan http://beyazperdesinemakulubu.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz!

Sürücü/Drive


2011 Cannes’dan yönetmen ödülüyle dönen “Sürücü (Drive)“, sırf bu nedenden bile ilgiyi hak ediyor ama bu anlamda kişisel olarak bir hayal kırıklığı yaşadığımı baştan söylemek isterim. Madem yönetmen ödülü aldı, önce filmin yönetmenine bakalım o vakit. Danimarkalı genç yönetmen Nicolas Winding Refn, bugüne kadar sekiz adet uzun metraj çekti ve aslında bunlar enteresan filmler. Gangster filmleri üçlemesi Pusher’lar, ve daha sonra Venedik Film Festivali’nde izleyiciyle buluşan epik bir Viking filmi: Cennetin Kapısında (Valhalla Rising).. . Bunlar yönetmenin kendi tarzını ortaya koyduğu, farklı bir sinema dilinden bahsedebileceğimiz filmler. 2011′de çektiği Drive ise yönetmenin biraz daha neo-noir, b-movie tarzı yaratmaya çalıştığını belli eden ve fakat kesinlikle yönetmenin diğer işlerinden daha “düz” bir film.

“Yaratmaya çalışmak” diyorum çünkü benim bu filmi izlerken hissettiğim genel duygu buydu, yönetmen adeta bir takım tarzlar denemeye “çalışmış”, ama gerçekten de inandırıcı olamamış. Filmin ağır mı ağır sekansları, karakterlerle özdeşleşmenize izin vermeyen oyunculuk tarzı, gerilimli efekt ve müzikleri ile, bir şey olmaya “çalışmış”, elindeki bazı kozları değerlendirmek adına, bildiklerini yanyana koymayı denemiş bir yönetmenlik görüyorum ben.

Filmin hikayesi polisiye romanlar yazan James Sallis‘in aynı adlı romanından uyarlanmış. Başrolde ise son zamanlarda yıldızı iyice parlamış genç oyunculardan Ryan Gosling var. Gosling, oldukça sessiz, neredeyse sorunlu diyebileceğimiz kadar asosyal bir genci canlandırıyor. Gündüzleri film setlerinde tehlikeli araba sahnelerinde dublörlük yaparken, geceleri de soyguncuların sürücüsü oluyor. Başka da bir hayatı yok. Üstelik gündüz de gece de hayatı riskte, biri hayali ama yasal, diğeri gerçek ama yasadışı olan iki işin arasına sıkışmış sanki isimsiz, gizemli “sürücü”müz.

Ama önce şunu söyleyelim, film etkileyici neon ışıklarıyla Los Angeles görüntüleri ve mükemmel bir elektronik parçayla açılıyor. Filmin soundtrack’i harika zaten, kesinlikle edinilmesi gereken bir seçki. Açılış sahnesi, bu anlamda ümit vadedici, izleyiciyi havaya sokar nitelikte. Sürücümüzün bu değişik gün ve gecelerine hızlıca şahit olunca da adrenalimiz artar gibi oluyor, profesyonel bir sürücü olan ana karakterimiz, polisten tereyağından kıl çeker gibi kaçınca, biz de heyecanlanıyoruz. Fakat bu heyecan fazla sürmüyor, filmin temposu öyle bir düşüyor, o sessiz ve fakat gereksiz anlar öyle bir artıyor ki… Tamam, şu marjinalliği var filmin: vay be, yola çıkmakla, arabalarla ilgili bir film olmasına rağmen aksiyon az, sakin ve cool bir film, bir “Hızlı ve Öfkeli (The Fast and the Furious)” değil en nihayetinde. O zaman içi doludur, birşeyler anlatıyor olsa gerek. Ama işte maalesef… Şiddeti aşırı derecede kullanarak bu sakin, neredeyse dramatik filmde ters köşe yapmaya çalışmak bile bana samimi gelmedi. Açıkçası bu film bir insan olsaydı ona, “zorla marjinal görünmeye çalışıyorsun ama içi boş bebeğim” derdim!

Hikaye, temponun ağırlığına rağmen hızlı çözülüyor aslında, es kaza filmin konusunu biryerlerden şöyle bir okuduysanız, izlediğiniz hiçbirşey sizi şaşırtmayacaktır. Hah şimdi dublörlük yapmaya gitti, hah şimdi soygun, hah bir kız çıktı, bu karşı komşusu olmalı, hani aşık olacakmış… Açıkçası, bu sessiz, cool, gizemli, içine kapanık ve duygularını gösteremeyen anti-kahraman arkadaşımızın hayatına değen bir çok insan ve olay görmek ve sonra gelişecek duygusal bir bağın, bu insanların ve olayların aralarından çaktırmadan sıyrılmasını izlemek isterdim ama herşey kör gözüm parmağına’ydı. Bu “net olmak” mı bir filmde? Belki de…

Açıkçası duygularını sadece mimikleriyle bile konuşturabilen, bu anlamda çok başarılı bulduğum sempatik Carey Mulligan ile Ryan Gosling arasında gelişen duygusal iletişim de bana çok yapay geldi.

Anladığım kadarıyla bu hikayenin göstermek istediği, insanoğlunun kırılma noktalarında neler yapabileceği. Ama bunu çok daha etkileyici bir şekilde anlatabilen romanlar da filmler de gördüm. Drive romanını okumadım, o yüzden hakkını yiyemem ama film bende hiçbir etki yaratmadı. Daha önce defalarca anlatılmış bir hikayeyi, bir de Nicolas Winding Refn tarzıyla izlemek isterim derseniz, lafım yok ama şunu bilin ki, bu filmi çekmek de onun fikri değildi. Projelendikten sonra başrol için seçilen Ryan Gosling’in birlikte çalışmak istediği yönetmen olarak bu filmin koltuğuna sonradan oturdu, belki de filmle ilgili hissettiğim samimiyetsizlik duygusu bu bilgiyle de doğru orantılıdır, bu belki de kişisel bir takıntım, bir filmin ya en baştan yönetmenin başının altından çıkmasını ya da projenin ilk tasarlanışından itibaren konunun içinde olmasını tercih ediyorum ve o zaman o film bana daha samimi geliyor. İyisi mi siz Cannes’dan ödül almış bu filme bir şans verin ama beklentileri de çok yüksek tutmayın.

The Rum Diary/Tutku Günlükleri

the_rum_diary_2

Toplum tarafından dışlanmış karakterleri konu eden romanlarıyla ünlenen, zamanında gazetecilik de yapmış olan ünlü yazar Hunter S. Thompson‘ın aynı adlı romanından uyarlanmış bir filmle karşı karşıyayız bu hafta. Yazarın 1950′lerde, henüz 20′li yaşlarındayken yazdığı bu yarı otobiyografik roman, ancak 98′de yayınlanıyor, filmleştirilme düşüncesi ise sayısız yıl, yönetmen, oyuncu eskitiyor. Aslında filmin başrol oyuncusu Johnny Depp‘in başının altından çıkıyor hep bunlar. Kendisi yine yazarın kitabından uyarlama olan “Vegas’ta Korku ve Nefret (Fear and Loathing in Las Vegas)” filminin çekimleri esnasında buluyor The Rum Diary kitabını ve üsteliyor bunun da film haline gelmesini… Yazarın hayranı kendisi çünkü… Onunla özdeşleşmeyi seviyor. Allah sonunu benzetmesin diyelim çünkü Thompson 2005′te kendisini silahla vurarak öldürüyor.

Filmin yönetmenliğini üstlenen ve senaryosunu uyarlayan Bruce Robinson ise 1986′da yazıp yönettiği “Withnail and I” adlı bir kaybedenler öyküsü/filmi ile ünlenmiş, 1992 yılında ise Jennifer Eight adlı filmi yönetmiş, o yıldan bu yana tekrar yönetmenliğe soyunmamış, aslen başarılı bir kalem. Kitabın “kaybeden” ruhuna uygun bir yönetmen diyebileceğimiz Robinson, Tutku Günlükleri (The Rum Diary) filminin kendi hayatına olan etkisi için şöyle söylüyor: Filmi çekmeye başlamadan önce altı yıl boyunca ağzıma içki koymamıştım, film bitene kadar yine içmeye başladım ve bittiğinde yine bıraktım.” Evet içki, zira Tutku Günlükleri, içki, uyuşturucu, romantizm, cesaret, bohem bir hayat tarzı… gibi konuların bir araya gelmesinden oluşuyor.

Filmin konusunu kısaca özetlememiz gerekirse, 1960′larda, aslen New York’ta yaşayan ama orada aradığını bulamayan alkol bağımlısı gazeteci Paul Kemp (Johnny Depp), şansını Porto Riko’da denemeye karar verir. Burada güç bela basılmakta olan bir yerel gazeteye başvurur ve başvuran tek kişi olduğundan işe alınır. Zamanının çoğunu içki içerek ve yeni tanıştığı ama tam da kendisine göre olan iş arkadaşı Bob Sala (Michael Rispoli) ile takılarak geçirir. Gazetede ondan beklenen, adadaki bowling turnuvalarını ve astroloji köşesini yazmasıdır ama Kemp bundan fazlasıdır elbette. Güç bela ayakta durmakta olan gazeteyi hayata döndürmek için tam da içinde olduğu, birebir deneyimlediği yozlaşmışlığı yazmak, gerçekleri açığa çıkarmak ister. Bu sırada şaibeli müteahhitlik projelerini halka sevimli sunmak için Kemp’in iyi kaleminden faydalanmak isteyen zengin ve yakışıklı işadamıyla arkadaşlık kurup, çevirdikleri dolapları öğrenip gazetesinde yazmak isterken işadamının nişanlısı Chenault’a (Amber Heard) tutkuyla karışık aşık olur, zaten amaçsızmışçasına yaşayan Kemp, şimdi tek amacı ona ulaşmakmış gibi bir havaya bürünmüştür . Bir yandan ise bir yazar olarak kendi sesini bulmanın peşindedir, onu bulduğunda, sanki hayatında bir türlü rayına oturamamış her şey yerini bulacaktır…

Filmdeki hikayenin geçtiği dönemin özelliği şu: Karayipler hızla değişiyor. Küba Castro’ya yenik düşüyor ve adalar çok kıymetli. Varlıklı aileler ile çalışan kesimin arasındaki uçurum gün geçtikçe büyüyor. Kemp de kendisini bu uçurumun tam ortasında buluyor.

Film, ilk sahneden itibaren sizi çekiyor aslında, hem Johnny Depp’in varlığı (ki son zamanlarda Karayip Korsanları ve benzeri popüler filmlerle kafamızda ikonik bir hale bürünse de bu filmde Paul Kemp karakterini üzerine büyük başarıyla giyebilmiş ve o simgesel karakterleri bize hatırlatmadan yoluna devam edebilmiş bir oyuncudan bahsediyoruz), hem filmde yer alan mizahi öğeler, hem bolca zeki ve entelektüel diyalog, hem de neredeyse Felekten Bir Gece (The Hangover)’ı hatırlatan Porto Riko’da çekilmiş “technicolor kartpostal” görüntüler sizi filmin içine çekiveriyor. Sorun şu ki, film belirli bir tempoda ilerlerken, bir süre sonra tempo düşüyor ve siz kendinizi birbirinden epeyce farklı birçok konunun içinde, yorulmuş ve sıkılmış buluyorsunuz. Horoz dövüşleri, uyuşturucu alınca yılan gibi uzayan diller, saykodelik görüntü ve müzikler ve gerçekten çok ciddi dile getirilmiş güzel diyaloglar, hani güncel ve yerli bir örnek vermek gerekirse, Kaybedenler Kulübü’ndeki Kaan ve Mete’nin diyaloglarını andıran felsefi sohbetler, sonra birden bire yine bir Felekten Bir Gece tadı, espriler, abartılar, eğlenceli görüntüler, sonra ciddiyet, politika, düzene başkaldırı, basının düzendeki yeri…

Neşeli araba takip sahneleri, tropik adanın renkli görüntüleri, özel efektlerle süslenmiş saykedelik sanrılar, filmin izleyiciyi yakalayan yanları evet, ama bu film, içerdiği şiddet, bağımlılık yapan maddeler ve seks öğelerinden dolayı bir aile filmi değil, Felekten Bir Gece’cileri sevindirecek kadar “kaba” bir üslubu da yok mizahında, komedi desen değil, dönemin konusu ve politik yaklaşımlarına rağmen kesinlikle bir drama da değil. Aynı zamanda filmin, “ne olacak şimdi, nereye bağlanacak, bize ne anlatmak istiyor” gibi sorularla yaklaşan izleyiciye de hiçbir şey vermeyeceğini baştan belirtelim. Bu film yarı otobiyografi olmasının da, bohem bir roman yazarının, amaçsız ve bohem bir karakteri anlatıyor olmasının da etkisiyle, tam da karakteri gibi, amaçsız ve bohem bir film. Bana sorarsanız film, hayatın ta kendisi gibi. Bir şeyler oluyor ve bu olan şeyler değişik, ilginç, renkli ve çekici. Bazen çok sıkıcı. Bazen çok ciddi, bazense boş ver gitsin diyebilecek kadar umursuz.

Hayat aslında film gibidir ama filmler bazen hiç de hayat gibi değildir. Düzenli, başı sonu olan, tutarlı, niyeti belli ve bir mesaj içeren filmler izlediğimizde tatmin oluruz ama hayat böyle midir ki? Tutarlı mıdır, niyeti belli midir, hayır, sadece bir şeyler olur, başımıza bir şeyler gelir ve bu başımıza gelenler bazen çok ilginç bazen çok durağan bazen de çok saçma olur. Kimliğini bulmaya çalışan Kemp gibi, film de kimliğini bulmaya çalışıyor şeklinde yaklaşabilirsiniz Tutku Günlükleri’ne, bu kendini bulmaya çalışma esnasında da izleyicinin ilgisini kaybetme olasılığı yüksek, ama bu “beni böyle sev seveceksen” tarzında bir film.

İşte size Tutku Günlükleri. İşinize gelirse…

Alvin ve Sincaplar: Eğlence Adası

1983-1990 yılları arasında bir televizyon çizgi dizisi olarak hayat bulmuş olan Alvin ve Sincaplar (Alvin and the Chipmunks), aslen daha da eskilerden uyarlanmış bir iş. 61-62 yılları arasında The Alvin Show isimli bir tv çizgi dizisi var ve bu dizinin içinde şarkı söyleyen üç sincap var, bunlar da Alvin ve Chipmunks olarak isimlendiriliyor. Hatta bu altmışlı yıllarda yaratılmış sincapları merak ediyorsanız, size bir site de önerebilirim, burayı tıklayın.

87 yılında ise dizi ilk kez sinema filmi haline getirilip salonlarda yerini alıyor. 93-2001 arasında ise çizgi dizinin farklı versiyonları televizyonda boy göstermeye devam ediyor. Anlaşılan bu sincaplar birileri tarafından çok ciddiye alınmış, çok sevilmiş, pek tutmuş, yapım şirketleri tarafından da deyim yerindeyse yağlı kapı olarak görülmüş olacak ki 60′lı yıllardan günümüze hala bir Alvin sincaplarıdır gidiyor, farkında mısınız? 2007′de Tim Hill yönetmenliğinde beyazperdeye aktarılan Alvin ve Sincaplar (Alvin and the Chipmunks)’ın üçüncüsü Mike Mitchell yönetmenliğinde vizyonda. İlk film, CGI teknolojisinin başarıyla kullanıldığı, bu sayede sincaplar dışında çizgi karakter bulunmamasına rağmen sincapların bulundukları mekanların arka planına süper uyum sağladıkları, değişik bir film olmuştu. Üstelik hedef kitle çocuklardan ziyade, seksenlerde bu hikayenin başlangıcı olan çizgi dizileri izlemiş şimdinin büyükleriydi. Öyle ya, film Türkçe dublajlı bile girmemişti vizyona, kitle belliydi. Yönetmenin başarılı kurgusu, animasyon karakterler olan sincapları elle tutulur oyuncularmış gibi yapmayı başarmıştı. 2009′daki devam filmi ise, gerek amaçsız ve sonuçsuz kalan hikayelerden oluşan basit senaryosu, gerekse Türkçe dublajlı vizyona girmesi ile daha az özenilmiş, görsel başarısının rahatlığına yaslanılmış ve artık sadece küçük çocukları hedef almış bir hale dönüştürmüştü bu sincap meselesini. 2011 sonlarına geldiğimizde ise sincaplarda son durum içler acısı!

“CGI teknolojisi ve animasyon karakterlerin adeta gerçekmiş gibi görünmelerinin başarısı” diye söze devam edersem, kendimi tekrarlamış olacağım ve fakat üçüncü filmle ilgili söylenebilecek olumlu tek yön bu olabilir – ki bu da ilk filmden beri zaten elde varolan bir güç… Günümüzde ise o kadar zeki ve eğlenceli animasyon filmler izliyoruz ki… Hedef kitle bazen “herkese göre” diyebileceğimiz bir noktada duruyor, çünkü hem biz içimizdeki çocukları öldürmedik, hem de bugünün çocukları çok zeki, beklentileri çok yüksek. Açıkçası biri Alvin ve Sincaplar: Eğlence Adası (Alvin and the Chipmunks : Chip-Wrecked) için bana “Evet, ama hedef kitlemiz 10 yaşındaki çocuklar” dese, bunu 10 yaş çocuklarına hakaret olarak algılarım. Maalesef teknoloji geliştikçe zevkler de gelişti, zeka da gelişti, espri anlayışları da aynı oranda gelişti, dolayısıyla CGI’nın ya da her hangi bir teknolojik gelişimin nimetlerinden faydalanmak, içi boş ve zevksiz bir senaryoyu hiçbir zaman kurtarmayacaktır!

Nasıl ve neden konuşabildikleri hiçbir zaman açıklanmamış olan, koskoca adamların kadınların başarılarını ve sevimliliklerini bir tehdit olarak algılayabildikleri “sevimli” sincaplarımız, bu kez tatil için sahipleri Dave (Jason Lee) ile birlikte lüks bir yolculuk gemisine binerler. Her zamanki gibi şımarıklıklarıyla başlarını belaya sokarlar ve kendilerini ıssız bir adada bulurlar. Ada sahnelerinde Lost dizisine ve Yeni Hayat (Cast Away) filmine yapılan göndermeler bir saniyeliğine gülümsemenize yol açsa da, devamında gelen bayat espriler ve sıkıcı sahneler tadınızı kaçırmaya yetiyor.

“Ama benim çocuğum bu sincapları seviyor, eğlenceli buluyor” diyorsanız, ya açın internetten fragmanlarını falan gösterin ya da piyasada bulabileceğiniz ürünlerini alıp, “görsel” anlamda eğlendirin çocuğunuzu; ama gerçekten inanın bu üçüncü film ne sizin bir zamanlar televizyonda izlediğiniz diziler tadında olacak ne de çocuğunuz sincapları neşeli bulduğu için ona eğlenceli gelecek… Eğitici açıdan verdiği bir mesaj olsa, sırf o amaçla çocukların bu yapımı görmelerini isteyabilirdim ama bu filmde olsa olsa şöyle bir mesaj vardı: Aileler, çocuklarınıza hep çocukmuşlar gibi davranmayın yoksa sorumluluklarını ele alamazlar. Çocuklar, bazen rolleri değişin ve sorumluluk sahibiymiş gibi davranın. Ama günün sonunda ailenize baş belası olma potansiyelinize derhal geri dönün ve asla sorumluluğu üzerinizde bırakmayın, yoksa çok sıkıcı olursunuz!

Hugo Cabret


Bazı filmlere sadece filmin kendisi üzerinden bakılabiliyor, bazılarınınsa öyle yönetmenleri oluyor ki, gel de filmi önce bir yönetmen sineması üzerinden değerlendirme! İşte bu kez karşımızda Martin Scorsese. Bu ismi şahsen ben ilk kez kült film Taksi Şoförü (Taxi Driver) ile duymuştum. Ne film ama! Paul Schrader’in müthiş senaryosu, Scorsese’nin ellerinde bir başyapıta dönüşmüş, 11 dalda Oscar’a aday olan, Cannes’dan Altın Palmiye alan bir film haline gelmişti zamanında. Daha sonra 90′larda çektiği Sıkı Dostlar (Goodfellas), Korku Burnu (Cape Fear), Casino, Yaşamın Kıyısında (Bringing out the Dead), ve son yıllarda çektiği Köstebek (The Departed) ile Zindan Adası (Shutter Island) gibi filmlerle takip edebildim kendisini. Scorsese dendiğinde ise genelde aklıma New York’ta çekilmiş, derli toplu anlatımı olan, suç, adalet filmleri gelmekteydi. Shutter Island ise müthiş gerilimiyle bizlere bambaşka bir Scorsese göstermişti, film bir roman uyarlaması olarak da oldukça başarılıydı.
Scorsese, 2011 yılında, son filmiyle karşımızda: Hugo. Bu kez de Brian Selznick’in “The Invention of Hugo Cabret” adlı ödüllü çocuk romanından uyarlanmış olan film, daha çok çocuklara hitap edermiş gibi görünen 3D bir macera filmi. “Gibi görünen” dememin sebeplerini yazının devamında açıklayacağım.
Bizi bir kez daha şaşırtan Scorsese’nin 3D bir film çekeceği haberi ilk geldiğinde bu konudaki yorumlar genelde olumsuz anlamda, “sen de mi brütüs” şeklinde tezahür etmişti. Zira 3D, teknolojinin getirdiği güzel bir yenilik olmakla birlikte izleyicinin hala çok fazla alışabildiği bir olgu değil. Üstelik maalesef 3D teknolojisine uyum sağlamak adına çok gereksiz yapımlar çıktı son zamanlarda ortaya. Sırf efekt adına, izleyiciyi 3D’nin nimetleriyle etkilemek adına, hikayesi olmayan, içi boş, bilgisayar oyunu gibi filmler izlemek, bizleri 3D’den soğuttu. Hugo ise bu konuda iyi ki 3D olmuş dedirtebilen, nadir yapımlardan olmuş.
Ama önce biraz Selznick’ten de bahsetmek gerekir zira bu büyülü öykü onun başının altından çıktı! Gaby Wood tarafından yazılan Edison’s Eve adlı kitabın bir bölümünde sinemanın gelişiminde öncülük etmiş olan Melies’in automaton* koleksiyonundan bahsedilmektedir. Automatonlarını bağışladığı müze, yönetmenin ölümünden sonra onları değersiz zanneder ve atar, bu hikaye Brian Selznick’in çok ilgisini çeker ve bundan etkilenerek The Invention of Hugo Cabret kitabını yazar. Zaten bence bu projenin gerçekleşmesine sebep olan bu gerçek yaşanmışlıklar bile yeterince büyülü, içiçe geçmiş masalsı şeyler…
Hugo’nun büyülü hikayesi ise şöyle, 1930′larda Paris’te saat tamircisi babasıyla birlikte yaşayan ve saat tamirini babasından küçük yaşında öğrenen Hugo, babasının ölümüyle yapayalnız kalır. Hugo’dan babasına kalan tek hatıra, ölmeden önce bir müzenin çöplüğünden bulduğu ve tamir etmek için çaba sarfettiği automaton’dur. Sarhoş amcası ona tren istasyonundaki büyük saati ayarlamayı öğretir ve sonra kayıplara karışır. Artık Hugo o kocaman saatin içinde yaşamaktadır. Öksüz ve yetim olarak tek başına yaşadığı öğrenilirse yetimhaneye kapatılacaktır, oysa ki onun bu hayatta bir görevi vardır: Automaton’u tamir etmek! Bu yüzden tüm gün saklanarak yaşar, oradan buradan çörek aşırarak yaşamaya çalışır. Hugo, bir fare gibi tüm gün istasyonun duvarlarının aralarında, yeraltında, tünellerde, merdiven boşluklarında gezmekte, istasyonda ne olup bitiyorsa buradan gizlice seyretmektedir. Bir yandan automaton’unu tamir edebilmek için bir oyuncakçı dükkanından vida, pense gibi aletler aşırmaktadır. Bir gün dükkanın sahibi onu yakalar ve elinde ne var ne yok alır, bu gizemli kişi aslında kimdir, Hugo’nın autumaton’uyla ne gibi bir ilgisi vardır… İşte gizem tam da burada başlıyor. Ama daha fazla ipucu vermek istemem.
Bu filmin en önemli özelliklerinden biri dokusu aslında. Neredeyse tüm hikaye bir tren istasyonunda geçiyor ve buradaki detaylar, oyuncakçı dükkanının içindeki eşyalar, Hugo’nun yaşadığı saatin içindeki labirentimsi köşeler, merdivenler, kapakçıklar, hepsi ama hepsi o kadar büyülü görünüyorlar ki, şu an yazarken bile bazen aklım bana oyun ediyor ve “animasyon muydu yoksa?” diye düşünmeden edemiyorum. Sanki bunca eşyayı, detayı, rengarenk cümbüşü gerçekle değil de anca çizgiyle gösterebilirmişiz gibi geliyor. İşte Scorsese’nin yönetmenlik başarısı ve 3D kullanımındaki doğru yaklaşımı da burada karşımıza çıkıyor: Hugo’yu 3D izlemek, çocukken hepimizin severek okuduğu o kabartma resimli öykü kitaplarının içine dalmak gibi bir şey! “Işık Şehri” olarak tanımlanan Paris’teki bu çekimlerde Scorsese gerçekten de ışığı öyle bir kullanmış ki, en karanlık sahnelerde bile seyirci olarak şaşı bak şaşır yapmamıza gerek kalmıyor. Paris, tüm ışıltısıyla ve tüm gizemli dokusuyla karşımızda!
Gelelim bu filmin bir çocuk filmi olup olmadığına. Bir çocuk hikayesini beyazperdeye taşıdı Scorsese, elbette çocuklara hitap ediyor, hem de her şekilde! Cinsellik, şiddet, küfür gibi öğeler de yok filmde, bu bakımdan da aileler rahatlıkla çocuklarını bu filme götürebilir. Fakat bu film, bir yerinden sonra değişik bir ters köşe yapıyor. Öyle ki, filmin eleştirilebilecek tek yanı da bu olabilir belki. Hugo Cabret üzerinden başlayan macera, bir noktadan sonra başrol oyuncumuzu ve konuyu tamamen bir yerde bırakarak, bambaşka bir konuya, hem de çok önemli ve derin bir konuya giriyor: Sinemanın icadı ve gelişmesi! Evet, baş kahramanımız birdenbire Georges Méliès oluveriyor ve özellikle sinemayla teknik olarak da yakından ilgilenenlerin keyiflerine keyif katacakları sahneler izlemeye başlıyoruz.1896-1910 yılları arasında yüzlerce film üreten Méliés’in zamanına yolculuk yapıyoruz ve adeta bir belgeselin içinde buluyoruz kendimizi, keyifli bir belgesel ama bu. Herşeyi unutup, sinemaya odaklanıyoruz, Lumiere Kardeşler, o zamanın imkansızlıkları, o imkansızlıklar içinde yapılmış şaşırtıcı derecede yaratıcı işler, ne Hugo kalıyor geriye, ne Automaton, tüm amaç Méliés’e ulaşmakmış belli ki…. Sonra tabii toparlanıyor film, kaldığı yerden az da olsa devam ediyor ve son buluyor gözlerimizde iki damla yaş ile… Evet, gerçekten etkiliyor bu film beni, bizi, ama sinemanın icadı ile ilgilenmeyen bir yetişkin veya herhangi bir çocuk bizim kadar etkilenir mi, soru işareti. Ben şöyle düşündüm gene de, bizim kadar gelişmiş bir bilinç ve bilgiyle izleyemese de, bir çocuk bu filmi izlerken gördüğü renklerden, hayalgücünden, dekordan, müziklerden hoşlanacaktır, biz ise çocukların sinema perdesinde görerek etkilendikleri o hayallerin aslında gerçekten yaşandığını bilen ve nedensiz bir gurur yaşayan yaşlı çocuklar olarak çıkacağız salonlardan… Düşündüm de, bence bunda hiçbir sakınca yok.

*Automaton: mekanik oyuncak, robot anlamında kullanılan latin kökenli bir sözcük.