Kasap Havası Uluslararası Premiyeri Yapıldı!

Çiğdem Sezgin’in yazıp yönettiği ilk filmi “Kasap Havası”, uluslararası premiyerini 17 Kasım tarihinde Tallinn’de yaptı.  PÖFF 20 Blacknights Film Festivali’nde yarışan tek Türk  filmi olan “Kasap Havası” festivalde beğeni topladı. Film sonrasında ekip seyircilerin sorularını yanıtladı.

22. Uluslararası  Adana  Film Festivali’nde  En İyi Müzik, 6. Uluslararası  Malatya Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu, 3. Altın Defne Film Festivali’nde En iyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu  ödülünü alan filmde konu şöyle: Taksi şoförü Ahmet, annesinin istediği biriyle nişanlanmak üzereyken Leyla adlı olgun bir kadınla ilişki yaşamaya başlar. İkisinin arasındaki tutkulu birliktelik evlenme fikrini doğurur. Bu esnada Leyla’nın yıllar önce birlikte olduğu Semih, Almanya’dan döner. Semih’in gelişiyle ilişkilerindeki dengeler iyice altüst olur.

Toplumsal iki yüzlülüğümüz ve geçmişe takılı kalma sorunumuz üzerine yoğunlaşan film, aynı zamanda kadın-erkek ilişkilerine de ışık tutuyor.  Yönetmen,  gerçek hayattan aldığı karakterleri film aracılığıyla birbirleriyle tanıştırdığını söylüyor. Film ülkemizde 9 Aralık’ta vizyona giriyor.

Hatıraların Masumiyeti (Nisan 2016 Film Arası Dergisi İçin)

Bu sene !f İstanbul’un en güzel kısmı belgesellerdi sanki ve bu belgesel gösterimlerinin arasında kaçırmadığıma en çok sevindiğim  film Hatıraların Masumiyeti oldu. Bu sevincim filmin kendisini vizyondan önce izlemiş olmanın yanı sıra, gösterimin sonrasındaki söyleşileri kaçırmamış olmaktan ileri geliyor aslında. Film gösterimi sonrasında yönetmen Grant Gee filmle ilgili kısa açıklamalar yaptıktan sonra izleyicilerin sorularını yanıtladı. Bu bölümde Gee’den, dört sene önce o zaman çektiği belgesel filmle yine !f İstanbul’a davet edildiğini, bu sayede İstanbul’u ilk kez keşfettiğini , keşfederken de Orhan Pamuk’un İstanbul anılarını okuyarak sokaklarında gezdiğini öğrendik. İngiltere’ye döndüğünde, “bu gizemli şehirle ilgili bir film çekmeliyim ama odağım ne olmalı” diye sormuş kendisine bir süre. Bir gün bir kültür sanat dergisinde Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanındaki müzenin Taksim’de gerçekten açıldığını okuyunca, ne kitabı ne de müzeyi bilmemesine rağmen, tamam demiş, ben işte tam da  bunun filmini çekeceğim.

Hemen Orhan Pamuk’a bir e-mail yazmış ve durumu anlatmış. Tesadüf o ki, !f İstanbul’a geldiği dönemde bir soru cevap toplantısının moderatörü olan kişi Orhan Pamuk’un eski asistanıymış ve bu kişi Gee’nin önceki belgesellerini Pamuk’a izletmiş. Gee’nin tarzından hoşlanan Pamuk da bu projeye hızlıca onay vermiş.

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, bu ödülden kazandığı parayla Masumiyet Müzesi’ni açmış, romanı adeta hayata geçirmişti. Pamuk aynı isimdeki aşk romanını 2008’de yazmış, müze ise 2012’de açılmıştı. Romanda yasak aşk yaşayan Kemal ve Füsun’un izinden gideriz. Kemal, Füsun’dan ayrılmak zorunda kalır fakat onun ardından yaşadıkları aşkla bütünleşen bazı nesneleri atmaz, saklar. Örneğin küpesinin teki,  ayakkabısı, içtiği sigaraların ruj izli filtreleri… Müzede sergilenen eserler 1950-2000 arası İstanbul hayatından toplanan eşyalardan oluşuyor, bu da bir yandan şehir kültürünün yakın tarihinin korunmasına katkıda bulunurken diğer yandan o yılların masumiyetini sembolize ediyor. Döneme ait sanat eserleri, videolar, fotoğraflar ve ses enstalasyonları ile güçlü bir nostalji havası esiyor müzede.

Türk olmayan, İstanbul’da hiç yaşamamış, sadece birkaç günlüğüne şehre misafir olmuş bir yönetmenin, “bir edebiyat eserinden yola çıkan bir müze” gibi biricik bir malzemeyi ele alıp, bunun üzerinden, şehri de odağına alarak bir film çekmeye karar vermesi, başlı başına bir cesaret işi. Böyle bir filmin içine ekleyeceği elementleri seçmek başlı başına önemli bir karar. Bunu kurmaca bir sinema filmi gibi değil de bir belgesel olarak çekme kararı da öyle… Zira romandaki aşk hikayesi kurmaca bir sinema filmine de dönüştürülebilirdi kolaylıkla. Fakat Gee zor olanı seçiyor ve bu belgeselde hem İstanbul’u, hem Orhan Pamuk’u, hem müzeyi, hem de romandaki aşkı anlatarak, hiçbirini yalnız bırakmayarak bunları harmanlamayı bir şekilde başarıyor.

İstanbul’un, Taksim’in arka sokaklarında gezerken kamera, anlatıcının gözü gibi dolaşırken yani, genelde atmosferde bir “kara film” edası var, zaten bu bölümlerde çoğunlukla İstanbul’un geceye dönen yüzüyle karşı karşıyayız. İlginçtir, Gee, gece vakti sokaktan kağıt toplayıp satanlara dahi kulak vermiş, onlara da İstanbul’un çehresini anlattırmış, kendi gözlerinden, deneyimlerinden…

Hatıraların Masumiyeti tür olarak en nihayetinde belgesel olarak geçiyor fakat izlerken bir yandan bir kurgu hikayenin içindeyiz. Anlatıcı ses, romandaki ana karakter Füsun’un komşusu olan Ayla. Gerçi burada, söyleşide sinema yazarı Melis Behlil’in de değindiği gibi Ayla’yı seslendiren kişinin İngiliz olması, Türkçe isimleri bile İngiliz aksanıyla söylemesi bizleri biraz rahatsız etti. Ayla’yı bir Türk sanatçı seslendirmeliydi diye düşündük. Soru cevap bölümünde Behlil’in bu konudaki sorusunu yanıtlayan Gee, filmin fonlamasının İngiliz Film Enstitüsü tarafından yapıldığını ve enstitünün tek koşulunun filmde geçecek oyuncu ve sanatçıların İngiliz ya da AB vatandaşı olmaları olduğunu, uzun bir süre Avrupa’da yaşayan Türk oyuncularla çalıştıklarını ama hiçbirinden istedikleri performansı alamadıkları için böyle bir yola gittiklerini anlattı. Filmin gösterileceği bazı ülkelerde seslendirme lokal olacakmış, yani farklı Ayla’lar olacak.

Filmin belgeselden uzaklaşan türüne geri dönecek olursak, Pamuk burada bu belgesele aslında müdahale etmediğini, bunun Gee’nin filmi olduğunu, kendisinin sadece kısa bir senaryo dokunuşunun olduğunu anlatıyor. Bu dokunuş da kurgusal olmuş tabii, belgesele bir hayat vermiş, can katmış açıkçası. Pamuk’un kaleminden çıkan hilaye şu: Füsun’un arkadaşı Ayla, eşiyle yurtdışında yaşadıktan yıllar sonra İstanbul’a, mahallesine geri dönüyor ve şehri de mahallesini de tanımakta zorlanıyor neredeyse. Kentleşmenin getirdiklerini anlatıyor bir yandan, bir yandan sokak aralarında dolaşırken anılarını yadediyor, öte yandan bize Kemal ile Füsun’un hikayesini anlatıyor usul usul. Bazen araya Kemal’in sesi giriyor, Füsun’a olan aşkını onun ağzından dinliyoruz.

Belgeseldeki bir cin fikir de çok hoşuma gitti. Şüphesiz bu filmin içinde Orhan Pamuk da var olmalıydı ve bize kitabıyla, müzeyle, ya da ülkenin durumuyla, kendi politik durumu ve duruşuyla ilgili bir şeyler anlatmalıydı öyle değil mi? Fakat kamera karşısına doğrudan röportaj için geçmiş bir Orhan Pamuk’u izlemek yerine Gee başka bir yöntem düşünmüş. Dar sokaklardan, esnaf lokantalarının önünden, evlerin köşelerinden geçerken dikkat etmiş ki dükkanlarda, evlerde, kahvelerde, her yerde bir televizyon mutlaka açık. O da Pamuk’a gerekli soruları yöneltip röportajlarını yaptıktan sonra bu röportajları belgeselde sokak aralarında gezerken karşımıza çıkan kahvelerin, lokantaların, evlerin televizyonlarına yerleştirmiş, bir sokaktan geçerken bir yandan Orhan Pamuk’un röportajıyla karşılaşmış oluyoruz adeta.  Bu da hem belgesele yine kurmaca bir özellik katmış, hem de klasik ve yer yer sıkıcı olabilen birebir röportaj mantığından uzaklaştırmış durumu…

Filmde Kara Kitap’tan ve Pamuk’un başka romanlarından da bahsediliyor. Genelde Pamuk’un romanlarından aşina olduğumuz melankolik atmosfer belgeselin her yerine sinmiş doğrusu. Fakat Gee aynı zamanda bir şehir portresi de çizmek istediğinden yer yer uzaklaşmış Pamuk’tan, yeri gelmiş Türkan Şoray’ı bir taksiye bindirip İstanbul’da gezdirmiş ve onun İstanbul’un çeşitli yerlerinde çekilen filmlerinin setlerini hatırlayıp bizimle paylaşmasını sağlamış, kah Ara Güler’e anlattırmış İstanbul’u.

Orhan Pamuk söyleşide bu kısımları kabul etmekte biraz zorlandığını, ama sonra bu filmin tamamen Orhan Pamuk’u ya da onun kitabını anlatmadığını, bunun Gee’nin filmi olduğunu kabullendiğini ve İstanbul’a ait sembollerin filmde yer almasının mantıklı olduğuna kanaat getirdiğini söylüyor söyleşide…

Belgeseli izlerken bazen fazla gelebiliyor bu odak noktaları, sanki Gee, İstanbul’a da, Orhan Pamuk’a da, kitabın hikayesine de, müzeye de haksızlık etmemek için hiçbir şeyden vazgeçememiş, fazla özen göstereyim derken belki de odağını biraz kaçırmış. Fakat en nihayetinde ortaya gerçekten lezzetli ve dolu dolu bir belgesel film çıkmış. “İstanbul böyle değil ki, yabancı işte, bizi hissedememiş, ortamı koklayamamış” gibi yorumlarda bulunmayı mümkün kılmamış başarılı yönetmen.  Film arte şirketi tarafından tüm dünyada çeşitli ülkelerde gösterilecek, ülkemizde de festivallerin yanısıra vizyona giriyor olması çok sevindirici, umarım olabildiğince çok seyirciye ulaşır. Son olarak Orhan Pamuk’un filmi kitaplaştırmaya karar verdiğini de sizlerle paylaşmış olalım. Romanın müzesi, müzenin filmi, filmin kitabı… Bu oyunlu haller şahsen pek hoşuma gidiyor.

 

 

 

Çirkini “Güzel” Anlatan Film: Mustang (Blue Jean Dergisi İçin Yazılmıştır)

Beş senedir, çalıştığım mecraların desteğiyle Uluslararası Cannes Film Festivali’ni yerinde takip eden şanslı sinema yazarlarından biriyim. Daha önce iki kez Nuri Bilge Ceylan’la ödüllerini almadan bir gün önce röportaj yapma fırsatı bulmuştum. 2015’te de Gamze Deniz Ergüven ismi dikkatimi çekmişti film listesinde, Mustang isimli filminin “Yönetmenlerin 15 Günü” adlı bağımsız yan bölümde yarışacağı bilgisi vardı bu Türk yönetmenin. Kendisiyle Cannes’a gitmeden önce haberleştik ve orada röportaj için söz aldım.

Mustang’i birkaç Türk sinema yazarı ile birlikte izledim Cannes’da. Film bittiğinde salon ayakta alkışlıyordu filmi, bizim yazarlar ise şaşkındı, buna bir anlam verememişlerdi çünkü filmde itiraz ettikleri pek çok durum vardı.

Bir filmi izledikten sonra şahsen filmin biraz kanımda gezmesini isterim. Sinema salonundan çıkıp mikrofon uzatıldığında filmle ilgili uzun uzadıya fikirlerini, duygularını ifade edebilen biri değilim doğrusu. Filmin teknik kusurları ve benzeri somut durumlar elbette baştan bellidir ve bu konuda konuşulabilir, bilgi verilebilir fakat sinemada bana göre daha önemli olan, eğer izlemenizi engelleyecek kadar ciddi bir teknik sorunu yoksa, sizde bıraktığı duygu ve düşüncelerdir. Mustang başlar başlamaz oyunculuklarla ilgili beni rahatsız eden birkaç durum vardı, filmin genel atmosferi bu oyunculuk sıkıntılarıyla da birleşince, kısa film izliyorum duygusuna kapılmıştım, neticede filmin başrolündeki genç kızların çoğunun ilk oyunculuk tecrübeleri, yönetmenin ise ilk uzun metraj denemesi, dolayısıyla bu sıkıntıları biraz görmezden gelerek izlemeye devam edebildim. Elbette ki genel izleyicinin bu bilgilerle filmi izlemesini bekliyor olamayız ama önemli olan filmin senaryosuyla da birlikte akıcı olmasıydı bana kalırsa, ki bir süre sonra bir izleyici olarak oyunculuk ya da genel atmosferle ilgili hissettiğim sıkıntıları unutarak filmin akışına, konusuna, meselesine kaptırabildim kendimi. Tabii filmin rahat akışında deneyimli oyuncular Nihal Koldaş ve Ayberk Pekcan’ın da payı var, hem oyunculuk başarıları, hem de beyazperdeden ve televizyondan tanıdığımız oyuncular olması, özellikle başrolünde ünlü isimler barındırmayan bir ilk filmi izlenir kılmak için önemli bir ayrıntı bana kalırsa.

Film, anne ve babasını kaybeden beş genç kız kardeşin, bu ölümden sonra İnebolu’ya gelerek babaanne ve amcalarıyla yaşamak durumunda kalmaları ve İnebolu’da yaşadıkları baskıcı tavrın ağır sonuçlarını konu alıyor. Kızlar okul bitince bir grup erkek arkadaşlarıyla denizde şakalaşıyorlar ve bunu gören bir komşu mahallede dedikodu yayıyor. Bunun üzerine kızlara evden dışarı çıkamama cezası ve hatta küçük yaşlarında evlendirerek “onları namuslu tutma zorluğundan kurtulma” gibi çözümler buluyor amca ile babaanne. Amcanın kızlardan birini taciz ettiği ya da ona tecavüz ettiğine dair belli belirsiz bir sahne de mevcut. Belli belirsizden kastım, bunu çirkinleştirerek ve uzatarak vermemiş olması yönetmenin, zaten filmin takdir ettiğim yönlerinden biri, bu denli ağır, acı ve gerçek bir olayı konu etmesine rağmen hiçbir duyguyu sömürmemesi, ağdalı bir dil, bir müzik vs kullanmaması, hatta mizahi yönü de epey güçlü olan, o hafif tonu. Filmin yumuşak ve Avrupai bir yapısı var, sert, haşin ve çirkin bir şey göstermiyor, bunu anlatıyor olsa da, göze güzel hitap ederek anlatıyor öyküsünü. Bu yönetmenin kendi seçimi.

Film Cannes’da Europa Cinemas Label ödülünü kazandı. Yarışmanın jürisi tarafından yapılan ödül açıklamasında beş genç yetim kız kardeşin özgürlükleri uğruna mücadele ettiği, iyi yazılmış ve yüksek enerjiyle oynanmış, duygusal açıdan etkileyici bir ilk film olduğu belirtildi ki bence bu çok doğru bir tanımlama. Ne eksiği ne fazlası var. Alman -Türk – Fransız ortak yapımı ‘Mustang’ daha sonra dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirilen festivallerden ödüller toplamaya devam etti. Son olarak Fransa, Oscar’a en iyi yabancı film dalına aday olarak Mustang’i gösterdi. Türkiye’de 13 hafta vizyonda kalan filmi toplamda 20 bin kişi izlemiş. Türk basınında ise Mustang’in dünya çapındaki başarıları, hele hele Oscar’a aday gösterilmesi çok fazla konuşuldu, bunu hiç hak etmediği yönünde türlü yazılar yazıldı. Eleştiriler genelde yönetmenin İnebolu’yu doğru resmetmediği, Türkiye’yi iyi koklayamadığı, oryantalist bir yaklaşımla bu filmi çekerek amacının Avrupa’da başarı elde etmek olduğu, bunun için de filmi samimi bulmamaları yönündeydi.

Şahsen bir kadın sinema yazarı ve bir kadın izleyici olarak bu eleştirilere katılmıyorum. Filmin teknik açıdan sorunları olduğunu düşünüyorum, çok daha iyi kurgulanabilirdi, genel dokusu çok daha profesyonel olabilirdi, özellikle kız oyuncular göz önünde olduklarından, daha başarılı olmalıydılar.

Senaryo sağlam olsa da konunun işleyişiyle ilgili bazı sıkıntılar vardı, örneğin kızların, anne baba ölmeden önce nerede yaşıyor olduklarını bilsek belki konuya daha çok hizmet edebilirdi, filmin arka planının örgüsüyle ilgili ciddi eksikler söz konusu. Bir ilk film olarak bu açılardan baktığımda filmi vasat buluyorum.

Ancak filmin samimiyetiyle ilgili bir derdim yok ve “orada bu olmaz ki, bu böyle değildir ki” gibi bir yaklaşımım yok. Deniz Gamze Ergüven’in çocukluğu Türkiye’de geçmiş ve hikayenin neredeyse %90’ı başından geçmiş. Uzun süredir de Amerika’da, Fransa’da yaşayan, kısa filmler çeken, sinema camiasında çalışan bir yönetmen. Avrupa’da başarı elde etmek için böyle bir projeye ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum, Türkiye’yle alakası bile olmayan bir film de çekebilirdi, Türkiye’de çekse bile, bu denli “derdi” olmayan bir konuyu da ele alabilirdi. Ben tam tersi, bir kadın olarak genç kızlığında yaşadığı sorunları sinemasıyla aktarmak istemiş, Türkiye’de son zamanlarda yaşanan kadına şiddet, tecavüz, cinayet vakalarından da etkilenerek tam da bu yaraya parmak basmak isteyen, duyarlı ve samimi bir kadın yönetmen gördüm karşımda. Şahsen modern bir toplumda yaşadığım halde, çevremde dışardan bakıldığında asla tahmin edilmeyecek tacizlerle, baskılarla karşılaşmış bir kadın olarak, zaten bildiğimiz ve beklediğimiz hikayelerin anlatılması yerine, hiç tahmin edilemeyecek yer ve zamanlarda yaşanan olayların sinemaya veya herhangi bir sanat dalına aktarılmasından daha büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu genç kızların yaşadıkları evrensel bir durum ne yazık ki. Sadece Türkiye’ye, sadece bir köye, bir kasabaya ait değil, dünyada olan olaylar bunlar. Bu açıdan, “bizi kötü gösteriyor” yaklaşımının da çok kompleksli bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Amerika’da da Avrupa’da da nice yarışmalara, festivallere katılan nice filmler, kendi toplumlarını, hatta kendi ırklarını eleştiren filmler çekip tüm dünyanın izlemesini istiyorlar, sanırım bizim toplum olarak aşmamız gereken en önemli sorunlardan biri de bu kompleks.

Mustang, kadınların genç kızlıklarından bu yana yaşadıkları sorunları, masalsı ve estetik bir görsellikle, mizahi ve yumuşak yönü ağır basan bir dille anlatmayı tercih ediyor. Ataerkil zihniyetin yaşattıklarına bir çomak sokuyor, oyunu bozuyor. Yönetmenle Cannes’da yaptığım röportajı internette Cinedergi’den okuyabilirsiniz.

SineHas’ta Zeki Demirkubuz Söyleşisi

28 Kasım 2016 akşamı Kadir Has Üniversitesi sinema kulübü SineHas’ın düzenlediği Zeki Demirkubuz söyleşisine katılma imkanı buldum. Yönetmen, öğrencilerin sorularını içtenlikle yanıtladı. İlgimi en çok çeken şey, yönetmenin sinemadan teknik ve somut bir kavram olarak bahsetmemesi, hayatın içinden konularla kendi sinemasını anlatmaya çalışıyor olmasıydı. Onu besleyen Dostoyevski eserlerinden, edebiyattan, çevresinde gözlemlediği kişisel ilişkilerden, kendi iç dünyasında yaşadığı çalkantılardan beslendiğini anlattı.

Öğrencilerden biri, iş bulamıyoruz, hiçbir yer bizi kabul etmiyor, nasıl başarılı olacağız, nasıl bu işi oturtabileceğiz, sektörün içine nasıl girebileceğiz gibi bir soru sordu. Zeki Demirkubuz, bu sorunun cevabının kendisinde olmadığını ama şahsi fikri olarak odak noktasının bu sorular olmaması gerektiğini düşündüğünü söyledi. Anladığım şeyi, kendi cümlelerimle söylemem gerekirse, insan içinden gelen fikre, yaratıcılığa, üreteceği şeye odaklanmalı, sonucunu düşünmeden, o zaman başarı zaten gelir demek istedi.

8 Aralık’da kulüp bu kez de yönetmen Ezel Akay’ı ağırlayacak.

Kadir Has Üniversitesi SineHas Kulübü’nde Cuma akşamları gerçekleşen film gösterimlerini takip etmek isterseniz, yakın zaman takvimleri şöyle:

 

 

“Rüya” Filminin Yönetmeni Derviş Zaim ile Röportaj

Derviş Zaim’in son filmi Rüya’yı, Adana Film Festivali’nde yarışırken izleme fırsatı bulmuştum. Film Antalya’da da yarıştıktan sonra Zaim’le bir araya gelmek İstanbul’da kısmet oldu. Yönetmenin geleneksel sanatlar, çevre ve insan doğası temalarına değinerek çektiği filmi Rüya üzerinden genel bir sinema sohbeti yapmış olduk, iyi okumalar.

MZ – Son filminiz Rüya’yı bu sene Adana Film Festivali’nde izleme fırsatı buldum, elinize sağlık. Balık’tan üç yıl sonra geldi galiba bu film?

DZ – İki yıl sonra.

MZ – Genelde 2-3 yıl bir ara oluyor filmleriniz arasında. Bu özellikle tercih ettiğiniz bir ara verme mi, yoksa böyle mi denk geliyor?

DZ – Filmleri hakkıyla yapmak bağlamında, 1,5 – 2 yıl bana makul bir süre gibi geliyor. Keşke her sene bir film yapabilsek. Ama ülkemizde, bizim yaptığımız filmlerin tonlarındaki filmler için üretim koşulları göz önüne alındığında, 2-3 yılda bir üretim, fena bir interval değil, hatta bu son son çoğu arkadaş için 4-5 seneye kadar çıktı.

MZ – Hem Rüya filminin doğumu anlamında, hem de Derviş Zaim’in özelinde soruyorum, sizin için bu iki yıl nasıl geçti?

DZ – Balık’tan sonra yapmayı düşündüğüm birkaç alternatif film fikri vardı. Merkeze bir hayvanı alarak onun etrafında doğayla ilişki sorgulayan filmler yapmak üzere yola çıkıyorum aslında. Öyle birtakım saldırılar da olmuşken tesadüf eseri Sancaklar Camii’den haberdar oldum. Mimar Emre Arolat’ın Londra’da bir sergisi açılıyordu, beni aradılar ve Sancaklar Camii’den ilk kez böyle haberim oldu. Atlayıp gittim, baktım, camiiyi görünce, gelenekle ilgili olan filmlere benzeyen, o damardan bir film yapabilir miyim diye düşündüm. Rüya’nın senaryosunu tetikleyen olay da bu olmuş oldu ve de galiba doğayla ilgili bir film yapma isteğinin de motivasyon olarak işin içerisinde olması nedeniyle, doğayla geleneğin kesiştiği bir film yapmak istedim. Allahtan başka şey isteseydim. (Gülüşmeler) . Merkezde yine bir köpek var yine biliyorsunuz. Şimdi de başka bir süreç var, gelenekle ve doğayla ilgili olan filmlerime benzemeyen bir iş var şimdi de aklımda. Kolları sıvadığımı, senaryonun bitmek üzere olduğunu ve önceki işlerime gerçekten de hiç benzemeyeceğini söyleyebilirim, üzerine konuşmak için erken yine de.

MZ – Zaten filmografinizde, elbette ki birbirini takip eden bir patern var, gelenek, doğa, sanat konuları hep işleniyor ama öte yandan filmleriniz çok da birbirine benziyor diyemiyorum, mesela Devir belgesele çok yakın duran bir türdü.

DZ – Evet, belgesele çok benziyordu ama değildi. Onu farklı kılan da oydu.

MZ – Elbette. Rüya’da ise varolan bir camiiyi kullanmış olsanız da kurgusal bir hikaye var, hatta filmde suç ögesi var, tansiyonun yükseldiği anlar var. Bu arada, toplum ve doğa kadar insan psikolojisinin derinlikleri de var.

DZ- Elbette,insan doğasıyla ilgili bir şeyleri hep deşmek istiyorum zaten.

MZ – Filmde öne çıkan kadın karakterin dönüşümünü çok ilginç göndermelerle anlatıyorsunuz Rüya’da.

DZ – Bir sürü tema var tabii, bunların ortak potada erimesi süreci gerçekleşti Rüya’da. Bakın Aşure diye bir tatlı vardır. Filmin içerisinde de kullandık.

MZ- Evet, mizahi bir andı hatta filmde. (Gülüşmeler)

DZ – Elbette, esprili bir yanı olduğunu kabul ediyorum, fakat sorduğunuz soruyla da bağlantılı olarak, aşureyi neden yaparız?

MZ – Sanki biraraya gelemeyecek malzemeler biraraya gelmiş gibidir aşurede.

DZ – Evet, birbiriyle hiç ilgisi olmayan malzemeler biraraya gelir ve ortaya, tek tek onlara indirgenemeyecek başka bir yiyecek çıkar. Aslında Rüya filmi bir aşuredir. Bu Gestalt adını verdiğimiz, felsefede, sosyal bilimlerde gönderme yapılan bir kavramdır. Bu kavram, kendisini oluşturan parçalardan daha farklı, ama onlara da indirgenemeyecek olan bütünü imler. Rüya, bir Gestalt. Aslında her film, bir yanıyla Gestalt’tır ama Rüya’yı oluşturmak için biraraya gelen bileşimler birbirinden gerçekten çok farklı. Bu manada bir aşureye benziyor. Filmin başlarında kıza ikram edilen aşure yenmiyor, reddediliyor, fakat yapması gereken şeyleri yapınca, ruhsal ödevini gerçekleştirince yiyor kız aşureyi. Hapishanede iki kız da ikram edilen aşureyi yiyorlar, orada onlar ruhsal görevlerini, vicdani görevi tamamladıkları anda, metin onlara hak ettikleri aşureyi yediriyor.

MZ- Aslında bu tip alt metinlerle seyirciyi zorlayan bir yönetmen oldunuz hep. Bence her filminizde bir aşurelik var, sizce?

DZ – İyi ki var.

MZ – Peki seyirciyi zorlayan alt metinler yaratmanız hakkında ne düşünüyorsunuz?

DZ – Şimdi, o aşurenin anlamını bulmak ve bundan zevk almak için, aşurenin neye tekabül ettiğini fark etmek için bunun hakkında düşünmek, daha uyanık bir zihin ve gözle izlemek gerekiyor mu? Belki. Ancak böyle bir uyanık zihinle izleyemeyecek, kültür tarihine hakim olmayan izleyicinin de filmleri takip etmesini sağlayacak dikey çizgisini oluşturmaya gayret ediyorum. Bunu seyircinin, günümüzün gerektirdiği ritm ve tempoyu gözardı etmeden izleyebilecekleri şekilde oluşturmaya çalışıyorum.

MZ – Meraklı seyircinin kazıyarak bulacakları çok hazine oluyor ama. Ben şahsen her filminizden sonra bir şeyi kafaya takıp, gidip araştırıp öğrenmişimdir.

DZ – Her film, yeniden ve yeniden okunmaya sizi davet eden bir kitap gibidir. Amiyane tabir olacak, bizi okuyacak herkesten özür diliyorum, bir maymunun önüne bir kitap koyun, maymun, maymunluğu kadar o kitaptan anlar, biz de öyleyiz. Biz kendimiz kadar karşı karşıya kaldığımız şeylerden bir anlam çıkartabiliyoruz.

MZ- Örneğin filmin içinde Yedi Uyuyanlar kıssası var, çok enteresan ve yine gidip araştırılıp üzerine okunabilecek bir bilgi bir yandan. Bu kıssa başından beri aklınızda mıydı bu film için?

DZ – Hikayenin ilk versiyonlarından itibaren girmişti işin içine bu evet, çünkü Emre Arolat’ın yaptığı yapının neredeyse kot seviyesinin altına inmek gibi bir özelliği vardı. Emre Arolat camiiyi arazinin eğiminin içerisine yerleştirmişti.  Böyle bir bina olması dolayısıyla, neredeyse bir mağarayı andırıyordu.  Mağara söz konusu olduğunda ve biraz ortalığı, geçmişi, kültür tarihini kokladığımda hemen yedi uyuyanlar menkıbesiyle karşı karşıya kaldım ve bunu nasıl bağdaştırabilirim, gelenek bağlamında söylemeye çalıştığım şeyin bir parçası nasıl olabilir bu menkıbe gibilerden düşündüm, bu da başka şeyleri tetikledi ve ortaya yedi uyuyanların biçim olarak bana bahşettikleri çıktı. Yedi uyuyanları nasıl yorumladığım kızlar tarafından resmediliyor filmde. Aslında filmin kendi kendini açıklayacak bir sürü ipucu var. Filmi okumak bağlamında seyircinin zorlanacağını zannetmiyorum. Filmleri bir bilmeceye dönüştürmek istesem, çok daha farklı filmler yapardım, Gölgeler ve Suretler’de, Cenneti Beklerken’de örneğin. Deneysele yakın işler çıkabilirdi. Seyirciyi gözettim ve saygı duydum onlara her zaman. Dolayısıyla bu filmde de elbette katmanlar var ama aynı zamanda bu katmanlarla pek az ilişkisi olacak insanların da filmden zevk almasını sağlamaya çalışmak gibi bir durum her zaman var. Alt metin, ya da ironik yazmak adını verdiğimiz şey, her zaman insanı muğlaklığa götürür. İronik olarak yazmaya kalkışan insan, ana akımın dışına çıkan ve o şekilde eserini kaleme almaya çalışan insan eserini bir muğlaklığın içine koyduğunu bilmek durumundadır.  Bu, altmetinli yazmakla ilgilenen herkesin başına gelen bir durumdur. Ancak bunu yaparken bir taraftan da gerçekçi olmak durumundasınız. Yapacaklarınızı çok da fazla flu yaparsanız, seyirciyi kaçırma şansınız olabilir. Türk seyircisinin şu anki kültür, tarih, politika, ekonomi, dağıtım ağları söz konusu olduğunda, benim filmlerime ilgi gösterip göstermemesi ayrı bir tartışmanın konusudur. Ben ödevimi kağıt üzerinde yapmak durumundayım. 20 yaşında bir seyircinin bu filme geldiğinde zevk almasını sağlayacak şekilde bu filmi yazmak ve çekmek benim ödevimdir. Bu piyasaya çıktığı zaman, başka taraflarla da ilişkiye geçip tetiklendiği zaman daha geniş bir kitleye erişebilir.

MZ – Evet elbette, fakat siz sinemanızda hep yapı bozdunuz, alışık olmadığımız şekilde anlattınız yine de hikayelerinizi.

DZ – Önemli bir soru. Artık bazı kalıplar var. Yeni gerçekçi damar var, onun içerisine içerik boşaltılıyor. Ülkemizdeki  üç büyük festivalde tabelaya girmek anlamına gelen bir formül oluşmuş durumda. Özellikle Adana Film Festivali’nde Yılmaz Güney Jüri ödülünü garantilemek anlamına geliyor bu mesela.  (gülüşmeler) . Bir başka damar minimalist damar. Bunun içerisine nihilist bir içerik boşaltılırsa yine bir yapı oluşur. Belli belirsiz oluşan üçüncü damar ise Deleuze okuyup iyice kafası karışık şekilde film yapmak şeklinde anlatılabilir. Bu henüz çok güçlü bir damar değil. Oysa bu ülkenin kendi kelime hazinesinden, cümle yapısından çıkabilecek yapıların sinemaya tercüme edilebilip edilemeyeceğini ben masaya yatırmaya çalışıyorum. Hem çakıllı, dikenli bir yol bu, hem de taze bir yol. Benim yapmaya çalıştığım şey bu açıkçası.

 

MZ- Özellikle Nokta filminiz aklıma geliyor burada.  Geleneksel Osmanlı hat sanatını dahil ettiğiniz bu filmde kamera kullanımınız da  tıpkı bu sanat gibi tek ve kesintisiz bir plan oluşturmak üzerine çalışmıştı.

DZ – Buna katılıyorum ama Nokta’da yaptığım zaman ve mekanın oynaklığı ve kamera kullanımının elele gitmesinden bağımsız olarak, burada çok daha farklı bir işe zar attım. Anlatı yapısıyla en fazla oynadığım filmlerimden biri de bu oldu, bu anlamda en cüretkar filmlerimden biri bence Rüya.

MZ- Evet, Rüya’da belki dünya sinemasında rastladığımız, ama Türk sinemasında benzerine sanırım hiç rastlamadığımız bir narativ yapısı var, aynı sahneyi birden çok kez, başka planlardan, başka açılardan, farklı karakterlerin gözünden gördüğümüz sahneler epey enteresandı.

DZ- Bu anlamda Nakkaş Osman’ın İstanbul’u nakşettiği ve neredeyse Kübizm’i andıran minyatürlerini andırdığını söylemek mümkün filmin.

MZ- Oyuncu seçimlerinde nelere dikkat ediyorsunuz? Özellikle bu filmde bir kadını farklı farklı kadınlarla resmediyorsunuz.

DZ– Her filmde oyuncu seçerken butik davranmaya gayret ederim. Bir filmde ihtiyaç duyulan oyuncu ötekinde de aynı şekilde ihtiyaç haline gelmeyebilir. Metin benden neyi istiyor, bu karakteri şu oyuncu oynarsa ortaya nasıl bir şey çıkarı önceden kendime soruyorum. Buradan hareket ederek birtakım hesaplaşmalar oluyor, teklifler gidiyor, insanların hayata ve sanata bakışları, daha evvel yaptıkları işler, kariyerleri elbette önemli kıstaslar oluyor. Bu öyle bir film ki, kimi rollerinde sanki çok da fazla bilinen yüzlere değil, daha az yorulmuş yüzlere ihtiyaç duyuyordum, bu da oyuncu seçiminde bana ışık tutmuş olabilir. Beraber çalıştığım birtakım insanlarla bundan sonra da aynı yolu yürümek isterim. Zaten amaçlarımdan bir tanesi, bir ansambl oluşturmaya çalışmak. Endüstrinin yapısı itibariyle ülkemizde bu kolay olmuyor. Ansambl’dan kastım şu, beraber çalıştığım, sık sık çalışacağım, hatta aralarında gönderme yapabileceğim oyuncularla bir ekip gibi olmak. Bir gardrobunun olması gibi. Çok istiyorum bunu.

MZ- Öte yandan, sizin gibi birbirinden farklı filmler çeken bir yönetmen için aynı oyuncularla devam etmek zor da olabilir, demin dediğiniz gibi her oyuncu her hikayede aranan kişi olamayabilir.

DZ – Elbette, örneğin Devir filminde Haluk Bilginer’le çalışmazsınız da oradaki çobanlarla çalışırsınız, ama bu çobanlar Rüya filminde oynayamazlardı. Bu gibi konuları da göz önüne almak lazım elbette gardrobu oluştururken.

MZ – Bilginer bu ekibin bir parçası olsun dediğiniz bir isim mi?

DZ – Evet, Filler ve Çimen’de beraber çalışmıştık. İsterim elbet. Çok değerli isimlerle çalışma fırsatım oldu. Tuncel Kurtiz, Uğur Polat, Ahmet Uğurlu gibi isimleri anmak isterim.

MZ – Filmografinize dönüp baktığınızda Derviş Zaim olarak siz neler hissediyorsunuz? Biz basın tarafından topluca baktığımızda, “filmografisi şu yönde ilerliyor” gibi birtakım laflar ediyoruz, fakat sizin bakışınız nedir?

DZ – Kendimi, çok geniş bir denizin etrafında, bir çakıl taşı bulduğunda çok sevinen bir çocuk gibi görüyorum.

MZ – Ne kadar güzel. Yaptığınız işlere dönüp baktığınızda, keşfettiğiniz şeylerden dolayı seviniyor olmalısınız.

DZ – Elbette seviniyorum, bir yandan da o denizin etrafında, kıyısında bulduğum çakıl taşı aslında o denizin neler ihtiva ettiğini de söylemiş oluyor. O açıklık. Keşfedebileceğim şeylerin büyüklüğü de beni heyecanlandırıyor. Orada kimbilir daha ne çakıltaşları var.

MZ – Bu konuda çok özgür olduğunuzu, özgür davrandığınızı düşünüyorum. Elbette etrafta ne işler yapılıyor diye bakmadan olmaz ve siz de takip ediyorsunuz ama siz kendi sesinizi duyup onun üzerine gitmekte hiçbir çekince duymuyorsunuz sanki.

DZ – Çok kolay hesap kitaplarla, Tabutta Rövaşata’dan sonra çok farklı bir kariyerim olabilirdi. İyi ki olmamış. Ben hayatım boyunca Tabutta Rövaşata’yı çekmeye devam edebilirdim, adlarını değiştire değiştire, döndüre döndüre. Hayatımızı sürdürürdük.

MZ – O bir yol ve o yolu seçmedim diyorsunuz.

DZ – İyi ki seçmedim.

MZ – Kendi sesini duyabilen birisiniz.

DZ – Kendi sesini duyabilmek iyi bir şeydir. Tabutta Rövaşata veya Filler ve Çimen benzeri işler yapmaya devam ediyor olsaydım, orada da kendi sesim olacaktı ama o ses sana, ve en önemlisi de bana, şunu söylüyor olacaktı: Sen, aslında yapabileceğin işlerin bir kısmını ıskalamış bir insansın. Çünkü sen milletin sana söylediği şeyi yeterli görüyorsun, buradan yürürsen beslenirsin diyorlar sana, sen de oradan besleniyorsun. Hayat size başka bir şey de söylüyor olabilir. Sen başka bir taraftan da yürüyebilirsin, başka detaylar yakalayabilirsin. Sinemada şov dünyasında olan insanların bir kısmı şu vehime düşerler: doruklar, ışıltı, hep doruk olsun. Oysa, sizi siz yapan şey, o doruklar olmadığında, tek başınıza kaldığınızda ortaya çıkan şeylerdir. Her şey gittiğinde, geriye sizden ne kalıyorsa, esas siz osunuz. Bütün bunların, maske, boya, havai fişek olduğunu fark ettiğiniz andan itibaren geride kalan, sizin en değerlinizdir, onun kıymeti bilinmelidir.

MZ – Peki, başka bir yönden sorayım. Evet, şöhretin formülünü tercih etmek ve etmemek yolları var gerçekten de. Fakat bir de şu var, bir insan düşünün ki, sadece sinema yapmak, sanat yapmak istiyor. Çok da güzel fikirleri var. Ve başka bir şey yapmak istemiyor hayatta, geçimini de bundan sağlamak istiyor. Amacı ün, şöhret değil. Fakat imkanlar el vermediği için belki de yolundan sapmak durumunda kalıyor, o durumda kendi noktanızda sabit durabilmek herkes için mümkün mü, ne kadar mümkün?

DZ – Bu bir önceki sorunuzla direkt bağlantılı değil aslında. Uzun süreye yayılacak şekilde sinema yapmak kolay değildir. Sinema yaparken kendi istediğin tonda filmler üretmek gibi bir tarzı da seçmişsen, bu çok daha zordur. Dolayısıyla, ya kendi göbeğini kendin keseceksin, ya da bir şekilde ödün verme sanatının ustası olacaksın. Bu ustalık çok da kötü bir şey olmayabilir. Hitchcock bunun maestrolarından biridir, Hollywood’da olmasına rağmen son derece devrimci işler yapmayı başarmıştır. Dolayısıyla elbette bir yol değil, bir sürü yol var. Formül verilemez. Zamana, zemine, sizin koku alma yeteneğinize göre ortaya çıkan bir patikadır bu.

MZ – Herkesin kendine has bir yolu var sanırım.

DZ – Aynen öyle.

MZ – Rüya’da İstanbul’da yaşanan inşaat çılgınlığı resmediliyor. Sizin İstanbul’la olan bağınız nasıl? İlişkiniz nasıl?

DZ – Kenti seviyorum. İstanbul birden fazla yüz bağışlıyor size. Bu yüzlerin çoğulluğu, İstanbul’un maskelerinin çokluğu, değişkenliği, evrilebilirliği heyecan verici. Bu yüzlerin evrilebilirliği, insan ruhunun da değişkenliğiyle ilgili ipucu verebilen bir şey bence. İstanbul böyle bir kent.  Macaristan’ın Peç kentiyle birlikte 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmişti biliyorsunuz.  Çok güzel elbette, adımız geçti vesaire, kötü bir şey mi, değil elbette. Fakat İstanbul’un böyle ünvanlara ihtiyacı yok ki. Peç’in var mesela. Sebebi şu, İstanbul zaten kültür başkenti, sonsuza kadar hem de. Altının çizilmesine ne ihtiyaç var.

MZ – Bunun farkında değiliz galiba.

DZ- Evet, değiliz.

MZ – Kıbrıs’ta ders veriyorsunuz, nasıl gidiyor?

DZ- Çok iyi gidiyor, genç çocuklarla birlikte olmak ayrıca zevkli. Bazen üzülüyorsunuz, bazen şaşırıyorsunuz, bazen heyecanlanıyorsunuz.

MZ- Neye üzülüyorsunuz?

DZ- Yoğrulmaya hazır bir kitle var. Çeşitli anlamda insan porteleri var, insan hüzne kapılıyor.

MZ- Umut vadeden çok genç var değil mi?

DZ- Olmaz mı? Ben farkında değilim mesela ders verdiğim insanların bir çoğu, ilk filmlerini, ikinci filmlerini yapmaya başlamış. Neredeyse 10 kadar isim var.

MZ– Takip ediyorsunuz onların da işlerini. Sizce Türk sinemasının gidişatı nasıl? Pek çok ilk filmini çeken isimle karşılaşıyoruz özellikle festivallerde. Üretim epey çok. Ama bunların tüketimleri nasıl? Kimlere ulaşıyor? Nasıl görüyorsunuz?

DZ– Üretimden dağıtıma kadar bir sürü meselenin altından kalkmak gerekiyor. Bir ana akım sinemamız var, lokomotif teşkil ediyor, gücü günden güne büyüyor. Öteki tondaki filmlerle ana akım filmlerin gişe başarısı arasındaki makas da günden güne açılıyor. Bu, üzerine ciddi düşünmemiz gereken bir mesele. Yeni film yapanların sanat filmi yapmaya soyunanların da ciddi ciddi düşünmesi gereken bir mesele. Bu bir kader mi, bunu değiştirme şansımız var mı, ara tonlarda filmler yapma şansımız olacak mı. Ara tonda, 100bin-500bin bandına oturabilecek 10-15 film olması bizim zenginliğimiz olacaktır. Böyle bir seyirciyi yetiştirebilecek miyiz? Bizim seyirci problemimiz de var açıkçası. Yetişmiş seyirci problemi var. Öte taraftan finans, prodüksiyon problemleri var. İlk filmini yapacak olan yönetmenler kategorisi diye kültür bakanlığının bir destek havuzu var. Bu havuz nedeniyle Türk sineması bir ilk filmler mezarlığına da dönüştü. Fonları daha diri tutmak, pastada alınacak payları arttırmak gibi çözümler geliştirilemez mi, geliştirilebilir elbet.

MZ– Festivaller sizce yararlı mı?

DZ– Yararlı oldukları epey bir yer var, negatif tarafları da var. Ama bu çöl iklim içerisinde festivaller hakkında olumsuz konuşmak ne kertede doğru olur bilemiyorum. Ne kadar zorlukla yapıldıklarını biliyorum.

MZ– Yabancı festivalleri takip ediyor musunuz? Rüya’nın katılacağı festivaller olacak mı?

DZ– Evet, kesinleştiğinde duyurusunu yapacağız.

MZ- Yurtdışı festivallerinde ödüller alıp burada seyircisini bulamayan filmler de türedi.

DZ– Kaleydoskop gibi, çok yönlü bir sinema gelişiyor gerçekten de. Yurtdışı festivalleri için film yapmak kötü müdür, adımız duyuluyor, kötü değildir, ama negatif yanları da vardır. Üretim ortamları bağlamında yurtdışı festivallerinin, development fonlarının getirdiği belli tarzlar var, bu tarzların bize dayatılması diye bir durumdan da bahsedilebilir mi, bunu konuşmak gerekir. Kendi kendine oryantalizmin en büyük tetikçilerinden biri, ne yazık ki uluslararası festivaller haline dönüştü, Türk sineması henüz bunun çok farkında değil, 5-10 sene içerisinde belli olacak, yine konuşuruz.

MZ- Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

DZ- Rüya hala vizyonda, Başka Sinema’da, bekliyoruz seyirciyi.

Not: Bu röportaj populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır.

Ankara’da Sanata Doymak!

Bu sene yirmi yedincisi düzenlenmiş olan Ankara Film Festivali’ni sonlarına doğru yakalama fırsatı bulmuş ve gözlemlerimi Kültür Mafyası’na yazmıştım.

Geçtiğimiz sene İKSV’nin düzenlediği 34. İstanbul Film Festivali’nde Bakur (Kuzey) filminin gösteriminin iptal edilmesinin ardından, Ankara Uluslararası Film Festivali’nde adil bir yarışma olmayacağı gerekçesiyle Belgesel ve Kısa Film Yarışmaları da iptal edilmişti. Bu sebeple  kapanış töreni de yapılmamış, açıkçası sönük, cansız ve tatsız bir festival olmuştu. Bu sene daha canlı ve aktif bir festivalle karşılaştığımı söyleyebilirim. Sonlarına doğru Ankara’da olabildiğimden, festivalde yalnızca 5 film izleyebildim. Yazının devamını Kültür Mafyası’ndan takip edebilirsiniz.