Arkadaşım Max

Televizyon sinemayı sinema televizyonu besler nicedir, biliriz. Bu kez televizyonda yer alan bir yarışma/show’un içinde katılımcı bir çok insanı altederek birinci olmuş bir köpek, bir sinema filminin başkahramanı: Arkadaşım Max.

Border Collie cinsi Max çok zeki bir köpek, eğitmeninden aldığı komutları harfiyen yerine getiriyor, çok da sevimli. Zeki ve sevimli bir köpek sinema için bulunmaz nimet, nice örnekleri vardır, K-9, Lassie, Hooch ilk akla gelen örnekler… Bizim sinemamızda Tarkan’ın köpeği Kurt geliyor aklıma. Bir de dizimizin birinde akıllı, eğitimli bir maymunumuz vardı sevimli hayvanları düşünecek olursak. Max ülkemizdeki böyle bir boşluğu kapattı diyebiliriz, artık bizim de zeki, sevimli hayvan başrollü çocuk filmimiz var.

Filmde çok sevimli bulduğum bir tiyatro sanatçımız var, bu filme ve role de çok yakışmış: Ani İpekkaya. Hikayeye göre Max onun canlandırdığı Aliye Hanım’ın çok sevgili köpeği. Aliye Hanım Bozcaada’da yaşıyor, oranın en önemli gelir kaynağı olan zeytin fabrikası kendisine ait. Gönlü zengin, karakterli bir kişi Aliye Hanım fakat yeğeni Burhan maalesef kendisi gibi karakterli biri değildir, aksine paragöz, fırsatçı, olgunlaşmamış bir tiptir. Aliye Hanım’ın mirasına göz koyan Burhan (Burçin Bildik) ve kokoş karısı Şermin (Hande Katipoğlu) türlü entrikalarla mirası ele geçirmek ister, Aliye Hanım’ı kaçırır ve kasayı keşfeder ama kasanın anahtarını yutan akıllı Max, fellik fellik kaçar. İşsizlik nedeniyle İstanbul’dan Bozcaada’ya göçen ve fabrikada işçi olan Özkan (Murat Akkoyunlu)’ın oğlu Deniz (Ataberk Mutlu) ise hiç arkadaş edinemediği için yalnız ve mutsuzken karşısına Max çıkar. Olaylar gelişir diyelim.

Film bir proje ve bu projeyi yönetmek için de Murat Şeker seçilmiş, bence iyi bir tercih, Şeker filmleri naif filmler olur genelde, romantik komedi ağırlıklıdır filmografisi, bu kez de bir naif, sevimli bir çocuk filmine imza atmış oldu. Şeker’in yönetmenliği teknik anlamda da her zaman temiz, derli toplu, yerindedir. Canlı renkler kullanır, eğlenceli bir hale sokar perdeye yansıyanı. Popüler işlerin varlığını ve başarısını reddetmez, bu yüzden filmlerine ağırlık katmak için zorlamalar eklemez, hafif, rahat izlenen, keyifli, masum filmlerdir onun filmleri, röportajlarında da her zaman samimiyetle ifade etmiştir bu duruşunu. Bu projeyi de hakkınca yönetmiştir bu açıdan bakarsak.

Dünya sinemasında, 3D animasyonlar olsun, masal uyarlamaları ya da çizgi filmler olsun, artık çocuklar hedef alınırken, onları sinemaya götüren anne babalar da önemseniyor, onların da izlediklerinden zevk alması, izlerken mizah anlayışlarının zorlanması gözetiliyor artık, alt metinler, göndermeler yapılıyor, belki çocuk o an çizilmiş olandan etkilenirken ebeveyni de duyduğundan bir espri kapsın, mutlu olsun diye. Ben bu film için de bunun gözetilmesini beklerdim açıkçası, tam da Max televizyondan çıkmış, çıkışı çocukla değil aslında hayvanseverlerle olmuş bir kahramanken. Bu filme hayvanseverler de gidecektir Max’ın marifetlerini görmek adına ama hayal kırıklığına uğrayacaklardır çünkü senaryo, konuşmalar, espriler tamamen çocuk hedefli. Çocukları ve ebeveynlerini ise gerçekten mutlu edecek, onları güzel, faydalı öğretilerle salonlardan çıkaracak bir film.

Yahşi Cazibe’deki rolüyle gönüllerde taht kuran ve şahsen izlerken “komiklikte cesur bir genç kadın oyuncumuz var ne mutlu ki” dediğim Hande Katipoğlu ise beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı, hem Yahşi Cazibe’deki karakterini devam ettirip üzerine hiçbirşey katmaması, hem de aşırı abartılı oyunculuğuyla… Belki kendisinden beklenen de tam buydu, Yahşi Cazibe’deki karakterin aynısı lazımdı Şermin’in içini doldurmak için ama keşke bu kadar göze sokulan bir karton karakter haline bürünmeseydi. Murat Akkoyunlu ve Ataberk Mutlu ise filmdeki favorilerim, oyunculuklarıyla filmi gerçekten daha da bir izlenir kıldılar, Ataberk gelecek vadeden aşırı sevimli bir çocuk oyuncu. Hedef kitlesi belli, masum bir çocuk filmi.

Devir

Nokta’yı yazarken de aynı şeyi söylemiştim, Derviş Zaim filmleri, Derviş Zaim’in kendisinden; yönetmenliğinden, kişiliğinden, önemsediği konulardan, hayattaki yolculuğundan uzak bir şekilde değerlendirilemez. “Auteur” yönetmenlerimizden olan Zaim, filmlerini, önemsediği konular hakkında çekip birer mektup gibi bizlere gönderiyor aslında.

Nokta’da, oldukça sembolik, neredeyse sürreal bir dünya kurarak anlatmıştı hikayesini bize. Gölgeler ve Suretler’de ise gerçek, yaşanmış bir konuyu (Kıbrıs meselesi) gene kurmaca bir hikayeyle fakat daha alışık olduğumuz bir sinema diliyle anlatmıştı. Adana Film Festivali’nde izleme fırsatı bulduğum Devir ise beni yine şaşırtmayı başardı.

Devir aslında bir köye kamerasını sokan, adeta bir belgesel. Ama aynı zamanda kurmaca bir hikayeye de sahip. Bu iki türün birbirine geçtiği bir filmden sözediyoruz, dolayısıyla benzerine çok fazla rastlamayacağınızı önceden belirteyim. Yönetmen geleneklerimizle, aynı zamanda da doğa-insan ilişkisiyle ilgili bir film yapmayı düşünürken karşısına şu yaşadığımız yıllarda hala geleneklerini sürdürmekte olan bir köyle ilgili bilgiler çıkar. Burdur’da olan bu köyde hala geleneksel çoban yarışması yapılagelmektedir. Çobanlar koyun sürüleriyle birlikte gölden geçmek için yarışırlar. Bu kapitalist ve modern dünyada hala bu geleneklerini büyük bir saflıkla devam ettiriyor olmaları ve teknolojik yeniliklerden faydalanarak düzenlerini bozmamaları Zaim’i çok etkiler ve hem bize bu gerçeği sinema yoluyla iletmek ister, hem de bu gerçeği olduğu gibi vermek yerine, “ya bu düzenlerini bozacak gelişmeler olsaydı, bir takım sebeplerle köylerinin doğal yapısı bozulmaya yüz tutsaydı” gibi bir sorudan yola çıkarak yazdığı senaryoyu bu gerçekliğe ekler ve bunun bütünü Devir’i oluşturur işte.

Derviş Zaim çok okuyan, çok araştıran, bilgili ve zeki bir insan herşeyden önce. Filmlerine, okuduğu, öğrendiği, ilgilendiği konulardan sanatsal, geleneksel, sembolik ve derin anlamlar katmayı tercih eden bir yönetmen. Nasıl daha önceki filmlerinde hat sanatı, ebru sanatı gibi bize ait geleneksel değerlerimize yer verdiyse, doğa-insan ilişkilerine odaklandığı bu enteresan filmine de Şamanizm ve eski Türk kültürüne ait bazı göndermeler katıyor. Örneğin filmde yeri olan “geyik”in Türk kültüründeki yeri ve anlamına, eski zamanlarda ölen bir hayvanın tüm kemiklerinin gömülmesi gerektiği ve eksik kemik varsa yerine tahta konması gerektiği gibi inanışlarımıza yaptığı göndermeler, filmin adının derin ve birden çok varolan anlamı, bunlar gizli, filmi her izleyenin yakalayamayacağı, ama biraz meraklı bir izleyicinin filmdeki bazı sembolleri araştırarak bile çok farklı yerlere varabileceği konular. Zaim de izleyicisini biraz meraklandırmayı, şaşırtmayı, belki filmden çıktığında birşeyler araştırmaya yöneltmeyi seven bir yönetmen bana sorarsanız, bu anlamda biraz “öğretir” bir yanı da var, ve şüphesiz sinemamıza bu da lazım. Filmde özellikle geyiğin olduğu çok estetik kareler mevcut, hele akılda kalıcı bir son kare var ki, filmi o öğretici belgesel havasından çıkartıp çok daha masalsı ve gizemli bir yere sürüklüyor.

Öz kültürümüzün her geçen gün daha çok yok edildiği, ağaçlarımızın, parklarımızın, kültürel mekanlarımızın tükenip yerine alışveriş merkezlerinin dikildiği bugünlerde, tek bir köye bile bakarak aslında kendimize ait ne çok değerimiz olduğunu göstermesi ve bunları korumanın önemini hatırlatması adına da anlamlı bir döneme denk geldi filmin vizyonu. Kaçırmayın derim.

Not: Yönetmenle Adana Altın Koza Film Festivali’nde Devir’le ilgili yapmış olduğum röportaj burada: http://www.beyazperde.com/dosyalar/sinema/dosya-50371/?tab=1

Gitme Baba

Sinema filmi, yaratıcılarının gayeleri doğrultusunda şekilden şekile girebilen bir oyuncak aslında. Amacınız bir gişe filmi yapıp milyonlara ulaşmak da olabilir, çocuklara yönelik bir animasyon da yapmak isteyebilirsiniz, insanlara eğlenceli vakit geçirtmek de, bir belgesel çekerek onları eğitmek de olabilir hedefiniz, gerçek bir yaşamı imgesel bir sinema filmi haline de getirebilirsiniz. Sonsuz olmasa da çok seçenek var önünüzde.

Gitme Baba, saydıklarımdan sonuncusunu hedef almış ve sinemayı bu doğrultuda kullanmış bir yapım. Filmin senaristi, yapımcısı ve başrol oyuncularından biri olan Çiğdem Suyolcu, 1995 yılında suikaste kurban giden Kuşadası Belediye Başkanı Lütfi Suyolcu’nun kızı. Çiğdem Suyolcu babası öldürüldüğünde 18 yaşında imiş. Babasına ve tüm ailesine yapılan haksızlıktan çok etkilenmiş doğal olarak. Hele ki babasına aşık bir kız çocuğunu içinde barındırdığını hesaba katarsak…

Neredeyse 20 yıl önce yaşanmış olan bu olayı bir sinema filmi haline getirmeye karar vermiş birkaç yıl önce Suyolcu. Hem bilmeyenlere bu olayları anlatmak, hem de bir nevi arınmak için. Açıkçası sinema filmi yapılmaya değer bir hikaye olduğunu teslim etmek lazım. Hem gerçek bir olay oluşu, hem politik ve dramatik yapısıyla ilgi çekici bir konu.

Önce gerçekler: Lütfi Suyolcu, Kuşadası’nda çok çok sevilen bir “vatandaş” herşeyden önce. Başarılı ve sayılan bir belediye başkanı. Prensipli, Atatürkçü, modern biri. Yalan dolanla, rantla parayla işi olmaz. Çoluğuna çocuğuna düşkün bir aile babası. İnandıkları uğruna epey dikbaşlı. Korkusu olan biri değil. Gerçekler uğruna canını dişine katarak çalışan, işkolik bir başkan. Tabii bu dürüstlüğü bazılarının işine gelmiyor, rüşvetle, yalan dolanla kandırmaya çalışsalar da yola gelmeyen Suyolcu’yu kiralık bir katile öldürtüyorlar sonunda. Üstelik yakalanıp hapse girmelerine rağmen bir süre sonra Rahşan Ecevit affıyla serbest te kalıyorlar. Babasıyla adeta bir aşk yaşayan küçük kızı da bu yaşananları bir film yapmaya karar veriyor ve yapıyor: İşte Gitme Baba.

Buraya kadar saygı duyulacak, niyetinde kötülük aranmayacak bir yapımdan bahsettiğimiz muhakkak. Yaşananların acısı, hiç şüphesiz ki çok ağır. Travmatik meseleler aslında aile fertleri için. Zaten bu filmin de bir travmaya işaret ettiği düşüncesindeyim.

Filmin gerçek bir hikaye olmasını bir yana bırakıp onu bir “film” olarak ele aldığımızdaysa bazı sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Herşeyden önce bu filmin aslında fazlasıyla “kişisel” bir film olduğunu söylemek lazım. Yaşanan olay tarihe geçmiş, hepimizi ilgilendiren ve günümüzde dahi yaşadığımız acı bir gerçek, sosyolojik ve politik bir mesele olsa da, filmin derdi maalesef bu değil. Film çok daha duygusal bir yapıda seyrediyor. Çünkü film Çiğdem Suyolcu’nun filmi. Onun babasına duyduğu özlemi dindirmek için bir araç. Filmin en önemli meselesi adeta Çiğdem ile babasının ilişkisi.

Bunda da bir sorun yok ama şu tarz hatalı kararlar söz konusu. Örneğin Çiğdem Suyolcu bir röportajında annesi rolünde oynayan Şenay Gürler’in gerçekten de annesine çok benzediğini söylemiş. Bence bu filmde esas konu Lütfi Suyolcu ise, geri kalan kastın gerçek kişilere ne kadar benzediği o kadar da önemli değil. Örneğin film 80’lerin başında başlıyor ve o dönem belli ki Çiğdem’in annesinin saçları kızılmış. Bu önemsiz gibi görünen detayı şundan dolayı veriyorum. Şenay Gürler’in “ben bir peruğum” diye öylesine bağıran bir saçı var ki, oraya sadece bir amaç için konmuş olduğu çok çok belli. Halbuki biz Çiğdem’in annesini tanımıyoruz. Böyle göze batan bir peruğa hiç gerek yok. Tam tersine, Çiğdem’in çocukluğunu büyük bir başarıyla canlandıran küçük kız doğal sarışın mavi gözlü bir kız iken, Çiğdem büyüdüğünde kaşı, saçları siyah, gözleri yeşil, bambaşka bir kız oluveriyor – ki zaten kendisini canlandırıyor. Bu detay çok önemli çünkü bir anda büyüklüğüyle karşılaştığımız Çiğdem’in Çiğdem olduğunu belki 5-6 dakika boyunca algılayamıyoruz. Bu kadar bariz bir kast yanlışlığı sebebiyle büyümüş Çiğdem’i tanıyamadığımız o birkaç dakikada Çiğdem ile Lütfi Bey’i birbirine aşık iki kişi olarak izlemeniz mümkün. Yani annesinin saçları kızıldı diye, tamamen yapay bir peruk takılacağına, kendi küçüklüğü keşke kendisine daha çok benzeseymiş de hikayede bu detay kafa karıştırmasaymış.

Gelelim ailevi ilişkilere. Çiğdem Suyolcu belli ki babasına gerçekten eşine az rastlanır türden aşıkmış. Babası da ona. Bunun altını da fazlasıyla çizmek istemiş Suyolcu, hakkıdır da. Fakat öyle ki, anne-kız, anne-oğlan ve baba-oğlan ilişkileri filmde sıfırın altında işlenmiş. Bazı sahnelerde anne hiç yok. Geçişlerde sorun olduğundan ve zaman hızlı geçtiğinden, acaba öldü mü diye düşünebileceğiniz kadar uzun süre ortada yok mesela anne.

Baba-oğul ilişkisinde problemler olduğu çok açık. Ama bu filmde bu detaya ne kadar gerek vardı?

Çiğdem Suyolcu, filmde sonuçta kendi ailesini anlatıyor. Onları bize yıllar sonra anlatırken elbette en iyi şekilde, en doğru şekilde sunmak istiyor ama bu hassasiyetinden dolayı bazı şeylerin altını çok fazla ve gereksiz şekilde çiziyor. Örneğin modern bir aile olduklarının. Babası annesini dudaklarından öperken çocukların onları görmesinden çekinmiyor, “buna aşk denir ve siz aşk çocuğusunuz” diyor. Karısıyla aralarındaki cinsel çekim sürekli göz önünde. Baba kız ilişkilerindeki yakınlık da altı fazlasıyla çizilmiş şekilde yer alıyor filmde. Filmde içilen rakının da haddi hesabı yok. Bunlar herhangi bir filmde göze batmayan detaylar olabilirdi ama bu filmde bu karelerin her birinde “biz modern bir aileyiz”in altı rahatsız edici şekilde çizili.

Kuşadası çok güzel bir mekan. Dolayısıyla güzel görüntüler mevcut filmde ama ekstra bir kamera, görüntü, kurgu ya da yönetmenlik başarısı olduğunu söyleyemem. Müzikler ise maalesef çok kötü. Tempoyu yükseltmek amacıyla kullanılan müzikler gereksiz yerlerde o kadar yüksek ki, o an ne konuşulduğuna zor konsantre oluyorsunuz.

Filmin en büyük handikapı ise uzunluğu. Sonuçta acı verici bir hikaye bu. Ölümle sonuçlanan ve katillerinin aramızda gezdiği bir hikayeden bahsediyoruz. Eminim Çiğdem Suyolcu çok büyük travmalar geçirdi, belki aylarca yıllarca rüyalarından sıçrayarak uyandı, kabuslar gördü. Fakat bana göre bu da filmde olması gerekli bir detay değil. Film bir belgesel değil belki ama zaten yeterince üzücü bir konu olduğundan, Lütfi Bey’in öldürülmesinden sonra çok da uzamamalıydı. Çiğdem’in gördüğü kabuslar, morg sahnesi, annesinin dakikalarca ağlaması, gerçekten gereksiz sahnelerdi.

Bu kadar acı yaşayıp filmde kendisini canlandırmasından dolayı tebrik etmek gerek Çiğdem Hanımı. Ben böyle bir acının bir de rolünü yapamazdım. Babasının yerdeki kanının üzerinde ağladığı sahnelerde gerçekten o an ne gibi bir psikolojide olduğunu düşünmeden edemedim doğrusu. Elbette herkesin kendi seçimi ama ben kendimi oyna(ya)mazdım, kendi yaşadığım travmaları da bu filmin konusu yapmazdım.

90’larda yaşanan bu olayı bilmiyordum, bunu öğrenmiş olmak adına bu filmi gördüğüm için mutluyum. Babasının ona yaşattıkları sonucu hayatını değiştiren, arkeoloji okurken sinema okumaya karar verip senarist/oyuncu olan ve bu yolda devam etmek isteyen Çiğdem Suyolcu’yu tanımış olmak da güzel. Fakat sinemasal anlamda çok amatörce bir yapım olduğunu söylemek zorundayım. Kendisi amacının bu film sayesinde geçmişte kalan bu haksızlığı gün yüzüne çıkarmak, insanlara ulaştırmak olduğunu söylemiş, gişe kaygısı olmadığının altını çizerek, “ilerde televizyonlarda gösterilsin, DVD’lerle ulaşsın insanlara, ne kadar insan izlerse izlesin, ben bu filmi yaparak rahatladım” demiş. O zaman amacına ulaştığını düşünüyorum şimdiden, yolu açık olsun.

Bir Hikayem Var

Japon korku filmlerinden alışık olduğumuz, kuyunun içinden çıkan zombi tenli uzun siyah saçlı korkunç genç kızın karşısına tecavüzcü Coşkun’u koyarsanız, bu komiktir. Buna gülünür, biz de öyle yaptık. Bir Hikayem Var adlı film böyle açıldı. Hatta bununla kalmadı, tecavüzcü Coşkun’dan kaçan zavallı kız kendisini röpteşambır’lı Nuri Alço’nun kollarında buldu. Tüm film bu espri üzerinden mi gidecek derken bunun filmin içinde bir film çekimi olduğu ve Bir Hikayem Var’da aslında devamlılık asistanı olarak çalışan Mert adlı yakışıklı gencin (Kadir Doğulu) kendi filmini – filmlerini- çekmek istemesi üzerine başına gelenleri izleyeceğimizi farkettik. Güzel fikir doğrusu. Ve ilginç bir film açılışı…

Artık Mert karakterini takip etmeye başladığımız anlardan itibaren ise film seyrini değiştiriyor. Herşeyden önce, yakışıklılığına lafımız olmayan Kadir Doğulu’nun oyunculuğunda ciddi sıkıntılar olduğunu söylemek lazım. “Ezbere” oynadığı bu kadar belli olmasa keşke. Adeta “bana bu söylendi, bu text verildi, şu an bunu söylemeliyim” enerjisi okunuyor devamlı gözlerinden. Mert’in iki adet kankası var, bunlar başta birbirinden çok ayırt etmediğiniz, saçları başları dağınık, bir baltaya sap olamamış tipler. Bir süre sonra ise, hem ona diyalog daha çok yazılmış olduğundan hem de ayırtedilebilir oyunculuk başarısından dolayı Bülent Çolak öne çıkıyor. Diğer oyuncu ile kıyasla (Emre Sungur) derinliği, dolayısıyla da inandırıcılığı daha fazla, daha yaşayan bir karakter canlandırmış Çolak.

Çeşitli belgesel ve dizi setlerinde çalışmış, kendi kısa filmini de öyle böyle çekmiş biri olarak az da olsa film yapmak istemek adı verilen çılgınca dürtüyü, hayalgücünün verdiği heyecanı, olmayana bile inanma isteğini bilir, hatta bu uğurda batmış, hayatı kaymış nice yönetmeni, kameramanı vs da tanırım. Dolayısıyla Mert karakterinin film yapma heyecanını, hayalgücüyle üretmek istediklerini, bu uğurda aldığı yolu filan inandırıcı buldum aslında, yani hikayenin o kısmını inandırıcı buldum çünkü evet, böyle bir şey var. Cebinde kuruşu olmayan ama aklında fikri, gönlünde de sinema sevdası olan nice insan kendisini yok pahasına atar bu yola ve kimi batar, kimi çıkar. Deliliktir sinema bu anlamda. Bunu hatırlatmak adına aslında iyi bir fikir, genç bir sinemacıyı ele almak. Fakat maalesef hiçbir derinliği yok bu karakterin. Bu karakter neden böyle sürekli yalan söylüyor, neden bu kadar hayal dünyasına yeniliyor, aslında nasıl bir karakter, tüm hayatına yayılmış kişilik özellikleri mi var, yoksa sadece iş film çekmeye gelince mi böyle, biz bu karaktere aferin mi demeliyiz, tu kaka mı yapmalıyız, bu karakter sonunda dersini mi alacak, bir şey mi öğrenecek yoksa zaten doğru yolda mıydı, bir türlü anlayamıyoruz. Aslında bir takım sonuçlara varmak için küçük detaylar eklenmeye çalışılmış. Örneğin iş hayatı için hep yalan söyleyen Mert, barınaktan aldığı köpek konusunda yalan söylemiyordu. Fakat bu küçük detaylar, Mert karakterinin içini doldurmada yeterli olmuyor ne yazık ki….

Filme sadece konuştursun diye eklendiği çok belli olan bazı meşhur isimler var. Büyük usta Cahit Berkay, müzisyen Halil Sezai gibi. Gerçi filmin müziklerini de bu iki isim üstlenmiş ama filmde görülmeleri için aslında hiçbir sebep yok. Coşkun Göğen, Nuri Alço, epey yaş aldığı gözlemlenen Selçuk Özer yeterince ilgi çekiciler zaten. Müge Boz ve Kadir Doğulu da taze güzellikleriyle göze hitap ediyorlar yeterince.

Oyunculuğunu çok başarılı bulduğum fakat hep aynı/benzer rollerde izlemekten sıkıldığım Teoman Kumbaracıbaşı bu filmde belki gene çok farklı bir karakteri sergilemiyor, gene özgür, serseri ruhlu bir karakter ama bu kez bir motosiklet grubunun başkanı olarak saçı başı bandanası motorsikletiyle, en azından görsel anlamda gözümüze farklı geliyor ve iyi ki de öyle oluyor. Oyunculuğu her zamanki gibi iyi, sadece gerçekten onu çok farklı rollerde izlemek istiyorum halen.

Filmde komik anlar yok değil, bazı espriler gerçekten hem güncel hem de zekice. Fakat filmin senaryosu çok sıkıntılı. Bırakın bir hikayeyi, filmde içiçe geçmeye çalışan, farklı flashback’lerle şaşırtıcı olmaya çalışan çok fazla hikaye var ama bunları topladığımızda maalesef bize hiçbirşey anlatmıyor. O kadar içiçe geçmiş hikayenin içinde o kadar çok şey havada kalıyor ki, tek tek saymak bile vakit kaybı olur. Keşke hikayeler biraz daha azaltılsaymış, farklı kurgu teknikleriyle bir başa bir sona gitmek yerine derli toplu başı sonu belli şekilde daha sade bir anlatım tercih edilseymiş ve gerçekten de keşke filmden çıktığımızda, güldük eğlendik, aynı zamanda da film çekmek isteyen gençler hakkında bu film şunları şunları söylüyor diyebilseydik. Haftanın, oyuncu isimleriyle dikkat çeken filmlerinden…

Yabancı

19. Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarışma bölümünde izledim Yabancı’yı, akabinde de filmin yönetmeni ve yapımcılarıyla bir röportaj yaptım. Bu hafta vizyona giren 3 Türk filminden biri Yabancı. Filmin yönetmeni, daha çok televizyon dizilerinde imzasını gördüğümüz Filiz Alpgezmen’in, bu ilk uzun metrajlı sinema filmi.

Röportajımızda da konuştuğumuz üzere, yönetmenin politik bir duruşu var. Günümüzde ve yakın tarihimizde yaşanan olaylara duyarlı biri ve sanatı bu yaşananlarla ilgili fikirlerini ifade etme noktasında üretmeyi uygun gören bir yönetmen. Bu noktada, ekipçe, yakın tarihimize bakarak, darbe ve iltica konularını sinemalarına taşımak istemişler.

Filmde hikaye Sezin Akbaşoğulları’nın canlandırdığı Özgür adlı karakterin etrafında dönüyor. Özgür, 80 darbesi sonunda Fransa’ya iltica eden bir ailenin Fransa’da doğan ve büyüyen kızı. Babası ölmeden önce bir mektup bırakır Özgür’e ve Özgür orada babasının Türkiye’ye gömülmek istediğini öğrenir. Babasını defnedebilmek için hayatında ilk kez Türkiye’ye gelen Özgür, T.C kimliği olmayan babasını gömemez. Çaresiz kalan Özgür babasının ailesiyle irtibat kurmak durumunda kalır. Babasının ailesini tanıdıkça, farklı kültürlerle, farklı yaşam çeşitleriyle, mahallelerle, evlerle, alışkanlıklarla, inançlarla, geleneklerle, kısacası hiç bilmediği dünyalarla karşılaşacak, bocalayacaktır. Kendini ait hissetmediği bu mekanlarda babasını gömmenin yollarını ararken ona biri yol arkadaşı olacaktır: Caner Cindoruk’un canlandırdığı Ferhat karakteri. Ve elbette bir aşk başlayacak, eşlik edecektir bu yolculuğa…

Film, 80 darbesini iltica üzerinden, kişisel bir hikayeden yola çıkarak anlatmasıyla farklı ve değerli. Özgür’ün yaşadığı aidiyetsizliğin benzerleri çok yaşanmış zamanında, iltica yüzünden kendi kültürüne uzak bir hayat yaşamış çok genç var şüphesiz. Faşizmin izleri, o zamanlardan bu zamanlara çok kişinin üzerinde bir yara olarak kaldı. Bu anlamda bu filmi önemsiyorum. Öte yandan kişisel olarak hiçbiryere ait olamama duygusu üzerinden “yabancı” ismi de anlamlı. Sezin Akbaşoğulları, Fransa’da doğmuş ama Türk bir ailede yetişmiş bir kız olarak, yarı bozuk Fransızca, yarı bozuk Türkçe’ye sahip olması gerektiği için Fransızca dersler almış, Ülkü Duru da oyuncu koçu olarak kendisine yardımcı olmuş aksanlarda. Sezin Akbaşoğulları soğuk, sert bir karakter sergilemiş. Aslında özdeşleşmesi zor bir karakter olmuş, antipatik bile gelebilir izleyiciye ama bence bu bilinçli bir tercihti. Filmde en çok beğendiğim oyunculuk ise az bir rol olmasına rağmen Selen Uçer’inki oldu. Türbanlı bir kadını oynayan Uçer, daha önce kendisini görmediğimiz bir karaktere bürünmüş ve en güzel şekilde de canlandırmış. Gene rolü çok fazla olmasa da başarılı olan oyunculardan bir diğeri Serkan Keskin’di. Caner Cindoruk ise pek inandırıcı gelmedi bana şahsen.

Filmde Özgür ile birlikte çok farklı İstanbul’larda geziyoruz. Özellikle Özgür’ün akrabalarından bazılarının evindeki türbanlı kadınlar, o evde olup bitenler, o evdeki “Müslümanlık”, çok uçlarda ve sert çizgilerle çizilmiş. Filmin en eleştiri alan kısımları o sahnelerdi, festivalden sonra en çok o sahnelerin konuşulduğunu hatırlıyorum. Anti-islam bir tutum sergiliyor gibi duran film, aslında bu sahnelerde bir yandan islami kesimin içinde varolan başka bir kümeyi, başka bir kesimi işaret ediyor. Biraz karikatürize olmuş açıkçası, söylemek istediğini ifade etmekte, izleyiciye geçirmekte sorunları var. Fakat cesur bir gösteri olduğu da çok açık.

Filmle ilgili bir sıkıntı da sonlara doğru onca önemli konunun bir yere bağlanamaması, ve hatta sonunun, savunduğu şeyin tersiymiş gibi bir hal alması. Tüm film bireysel mücadeleyi savunurken, sonunda, tek başınıza bu kadar da mücadele etmeyin, olacak şey belli, der gibi olmuş. Sonuç olarak yakın dönem tarihimizde yaşanan gerçek olayları hatırlatan, bizi kesinlikle düşündüren, fakat çok fazla önemli konuyu biraraya toparlayamayan, sonlara doğru hafiften kan kaybeden bir film var karşımızda. Yönetmen ise beni heyecanlandırıyor, sinematografik açıdan da cesur konu seçişi açısından da ilk film için iddialı, gelecek filmlerinden hayli ümitliyim. Haftanın izlenip üzerine düşünülesi filmlerinden…

Fırıldak Ailesi Röportajı!

 

Hande Kara: Fırıldak Ailesi yola nasıl çıktı, her şey nasıl başladı diyerek başlayalım isterseniz..

Varol Yaşaroğlu: Bilgisayar tekniği ile çizgiyi birleştiren program düşüncelerimiz ve projelerimiz hep vardı, grafi2000.com’dan sonra televizyona taşınan programlar oldu. Farkettik ki aslında bizim çizgi film yapabilmemiz için altyapı gerekiyor, eskiden kare kare yapılan bir durumdu bu, şu anda evinde oturan bir çocuk da atıyorum bir ayda bir haftada belki de bir günde bir animasyon yapacak düzeye gelebilir. Kendi derdini anlatabilecek bir animasyon yapabilir en azından. Kalitesi tartışılır tabii. South Park da diğerlerine göre daha ilkel sayılabilecek bir teknikle yapılıyor ama sizin anlatımınıza uygunsa o teknikle anlatım örtüşüyorsa hiç sorun yok bence. Önemli olan o kitleye ulaşıyor mu,  izleyen gülüyor mu, mesajını alıyor mu… Bilgisayar teknolojilerini takip, ar-ge çok önemli, biz burada bir şey keşfettiğimizde, koca kafalar da öyle çıktı, baktığınızda şimdi photoshop’da herkes birinin fotoğrafını çekip kafayı büyütüp başka bir vücuda yapıştırıyor filan… Bunu videoda yapsak ne olur derken Koca Kafalar meydana çıktı.

Melis Z. Pirlanti: Küçük, basit fikirlerden güzel başka şeyler çıkabiliyor.

Varol Yaşaroğlu: Evet, dünyada da öyle değil mi, basit olan kazanıyor aslında, birşeyler ne kadar basitleşirse o kadar daha fazla değerli olabiliyor. En son hayalimi gerçekleştirmek için bir zemin , bilgisayar teknolojileri anlamında yerine oturdu artık, ben artık yapabiliriz güvenini kazandım. Ama ondan sonra bizi bekleten şey şu oldu, biz senaryo anlamında çok değişik insanlarla çalıştık ama evet işte bu diyemedik bir türlü. Dizi senaryosunun gerçekten belirli bir matematik ve dramaturji ile yazılması gerekiyor. Bu anlamda en son artık Coşkun abinin kapısını çaldık, bizi kurtar abi dedik.

Gülüşmeler

Hande Kara: Nasıl ikna oldunuz? Çünkü siz Öyle Bir Geçer Zaman ki gibi milyonları ağlatan bir dizinin senaristisiniz. Şimdi tamamen çok farklı bir tür, ikna etmesi zor oldu mu Varol Bey’in?

Coşkun Irmak: Zor olmadı.

Varol Yaşaroğlu: Biz de şaşırdık aslında zor olmamasına.

Kahkahalar..

Coşkun Irmak: Genel olarak Varol ve ekibinin güldüğü şeylere ben gülmem. Espri anlayışımız pek uymaz. Geçmişte çok istememize rağmen, çeşitli denemeler de yapmamıza rağmen bir türlü tam istediğimiz gibi bir şey oluşturamadık. Fakat bu şekilde geldiklerinde, geçmişin verdiği derslerle ben bazı şeyler söyledim. Bana belirli bir form getirdiler, bir aile vardı mesela, tasarım, karakterler az çok belliydi, bana bir kap verdiler yani. İçini sen doldur dediler. Ben de doldururum ama bir dakika dedim. Bir hikaye yazdım, bu size uyuyorsa ne ala, ben bu mantıkta, böyle bir şey yazarım dedim. Aldılar, kanala filan gittiler galiba, oradan da okey gelince tamam o zaman ben bu şekilde devam edebilirim dedim. Belki  bunun fiiliyatı altı ay filan ama, zorlu bir süreç yaşandı diyebilirim. Ben bunu niye yazıyorum diye soracak olursanız, ağlatsanız da güldürseniz de yaptığınız iş dramadır, ben bir drama yazarıyım. Algı açısından farklı bir tür gibi gelebilir ama benim için sadece bir teknik farkıdır. Ağlattığım kadar güldürebilirim diye düşünüyorum. Millet izleyip ağlarmış. (Kahkahalar…) Olay yaratırmışız ama hiç istediğimiz yönde değil…

Hande Kara: Öyle Bir Geçer Zaman ki’de Soner ve Süleyman’ın arasındaki çeşitli diyaloglarda biz o espri tadını aldık sizden.

Coşkun Irmak: Önemli olan istediğiniz şeyi doğru anlatabilmek.  Öyle Bir Geçer Zaman ki her ne kadar bir dizi matematiğine otursa da bu sektörde olabileceği kadar kendimi ifade edebildim,çoğu kişi bu şansı bulamayabilir. Kanalın yaklaşımı vs  önemli.  Ben kendi hesabıma bununa altında bir şey yapmak istemiyorum. Bana bir form sundular ve doldur dediler, ben anca böyle doldururum dedim, tamam dediklerinde,  o zaman ilerleyebildim.

Melis Z. PirlantiBurada altını çizdiğiniz bir şey var, nedir o “böyle doldururum”dan kasıt, biraz açar mısınız?

Coşkun Irmak: Mesela günümüzde her şey su, sabun, köpük… Komedi bazında ele alacak olursak, bizim çok köklü bir hiciv geleneğimiz var ama göremiyoruz. Köklü bir kültür var, sözlü bir gelenek ve edebiyat var, masallarımız, gölge oyunlarımız, bir imparatorluk mirası var, endonezyadan viyanaya, karışmış bir kültürden faydalanmak gerekiyor. Hiciv dediğimiz şey toplumsal zemini olan, siyasal boyutu olan, genelgeçer ahlak sınırlarını zorlayan birşeydir. Drama dediğiniz şey çatışmadır, çatışmanın ana noktaları, sen omlet yap ama havuçla yap derlerse, bu olmaz. Benim verdiğim tretmanda hiciv vardı, sınır zorlayıcı şeyler vardı. Bunu istediğimiz kadar mı yapabiliyoruz hayır ama mükemmel olup hiç yapamamaktansa iyi olup ideale yaklaşmak arasında bir çizgi tutturmaya çalışıyorum. Benim Varol’ların çalışmalarında bu olsa daha iyi olur dediğim yön buydu. Başlarına ne gelirse artık ben bilemem, kabul etmeselerdi.

(Kahkahalar…)

Melis Z. Pirlanti: Varol Bey bu noktada bir kaygınız olmadı mı, kanalla bir sıkıntı olur mu gibisinden.

Varol Yaşaroğlu: Mutlaka endişeler olur ama kısa sürede çözümlenir böyle bir şey yaşasak da.

Hande Kara: Yaklaşımları nasıl kanalların genel olarak? Bu dizi için direkt Star ile mi görüştünüz?

Varol Yaşaroğlu: Ben aslında değişik kanallarla ilişkiler içindeyim. Koca kafaları kanal d’de başlattık. Her yöneticinin bize bir desteği oldu. TRT Çocuk’da Can Soysal var mesela o animasyon çocuk projelerimize destek verdi. Orada benim heyecanımı bilirler, ben Can bey orada değilken henüz bile gider hayallerimi anlatırdım, zamanı geldiğinde o heyecanı birlikte paylaşacağımızı hissettiler onlar da. Aslında  Star da böyle bir proje istiyordu, bunun öncüsü olmak istiyorlardı, güzel denk geldi. Televizyonda büyük bir boşluğu dolduracak çünkü, herkes konuşuyor, neden bizim de çizgi filmlerimiz yok…Mizah dergilerimiz var, oyunlarımız var ama bu niye yok gibi. Doğru zamanda proje güzel denk geldi. Ya da ben hep oradaydım galiba, proje üstüne geldi.

Kahkahalar.

 

Hande KaraMutlaka benzetmeler yapılıyor, Family GuyAmerican Dad!South Park ve benzeri diziler. Bu karşılaştırmadan korkuyor musunuz veya nasıl bakıyorsunuz?

Varol Yaşaroğlu: Korkum yok, sonuçta bir beklenti yaratılıyor ama bunu biz yaratmıyoruz. Coşkun abi kendi dünyasını kurdu, tutup da Simpsons’ları kurmadı sonuçta ya da ne bileyim Family Guy’ı. Biz bir aile yarattık ve hikayesini kendi içimizdeki dünyadan kurmaktı. Bu tür şeyler söylenecek ve bu algı çok normal, böyle şeyler söylenmesin hayır diyecek değilim ama amaç o değil.

Melis Z. Pirlanti: Yani örneğin Family Guy’ın Türkçe benzerini de biz yapalım diye birşeyden çıkmadınız yola…

Varol Yaşaroğlu: Hayır, Türkiye’de çocuklara yönelik bir çizgi film sektörü var, TRT çocuk çok başarılı bu konuda. Türkiye’de büyüklere yönelik bir çizgi dizi ise yok. Türü de yok. Biz türü gerçekleştirmek üzere yola çıktık ve nereden başlarsın, bir aileden. Genele yayılması açısından doğru bir strateji, burada Simpson’a, Family Guy’a bakmaya gerek yok zaten, biz şu an bir gencin macerasını yapsanız onu da birşeylere benzetmek mümkün. Bundan kaçamazsınız.  Sen ne düşünüyorsun bu konuda Coşkun abi?

Coşkun Irmak: Ben bunu hakaret olarak algılıyorum şahsen. Niye ihtiyacım olsun ki buna? Simpson’lar filan. Ben de severek izliyorum. O Amerikan bir dizi. Amerikalılar için.  Biz de ona çok gülüyoruz da, bunun üstünde de düşünmek lazım. Niye gülüyoruz? Bizden çıkan bir şey mesela Fırıldak Ailesi, Amerikalılara ne kadar hitap eder acaba? Düşünmek lazım. O zaman şu var, çok mu Amerikan tarzı düşünüyoruz, nereden çıktı bu diyorum ve cevabını da seyirciye bırakıyorum. (Gülüşmeler) Benim 1000 yıllık ömrüm olsa, bırakın toplumu kendi ailemden gelen birikimi anlatsam bitiremem. Ben dolmuşum taşmışım, Simpson’lara ne ihtiyacım var. Onu anlatacak zemin arıyorum zaten.  Oradan aparma noktasında benim yazarlığım bitmiş demektir.

Melis Z. Pirlanti: Evet ama hani uyarlamalar da oluyor sonuçta, birebir uyarlanabiliyor, bunda bir şey yok, söylüyorlar da şu yabancı dizinin uyarlaması gibisinden…

Hande Kara: Ona da karşı mısınız?

Coşkun Irmak: Ona karşı değilim, adlı adınca yapılırsa.

Hande Kara: Size öyle bir proje gelse, örneğin son zamanlardan bir örnek vermek gerekirse İntikam var,Revenge’nin birebir uyarlaması. Önünüze öyle bir proje gelse, yazarım der misiniz?

Coşkun Irmak: Gönlüme yatarsa yazarım elbet. İyi birşeyse yazarım. Hepimiz ekmek yiyoruz, bu işten para kazanıyoruz, böyle bir yanı da var elbet ama uyarlama yaptıysanız o uyarlamadır, onun adını koyduktan sonra yapılır, niye yapılmasın?

Melis Z. Pirlanti: Ama Fırıldak Ailesi böyle bir uyarlama değil, tamamen özgün. Peki niye Fırıldak bunlar, biraz hikayeye gelelim genel anlamda.

Coşkun Irmak: Hiciv boyundan bahsettik ya mesela, bu arada teşekkür ederim bu güzel sorular için. “Niye aile” meselesini anlattı ya mesela Varol, ben onun sosyolojik kısmına gelecek olursam, topluma eleştiri getirmek istiyorsanız, aile toplumun en küçük göstergesidir. Hücre nasıl tüm insana ait bilgileri saklarsa, aile de toplumu anlatır aslında. Babayı bir yere koyarsınız, anneyi bir yere koyarsınız. İktidar, gizli iktidar, gizli iktidarı yöneten kişi, çocukların çatışması, topluma genellerseniz başka başka adlar da koyabilirsiniz. Koymanız da gerekmez tabii.  Dürdane’yi anlayın, ona gülün, yeter. Aile bu anlamda önemli benim için. Varol, bunun farkında mıydın?

Melis Z. Pirlanti: Ne? Biz bunu mu anlatıyoruz? Diyerek bir şok yaşamayın da?

Kahkahalar…

Coşkun Irmak: Kabı böyle doldurdum dediğim gibi.

Hande Kara: Senaryo ve dramaturjinin sizde olduğunu duyunca aklıma şu geldi, Öyle Bir Geçer Zaman ki’deki Ali Kaptan’ın abisi, yengesi, yeğeninin olduğu ailenin ne kadar fırıldak bir aile olduğunu düşündüm, kimin gemisine binerlerse ona kaptan diyen bir aileydi onlar, o hikayeyi mi göreceğiz yoksa burada da?

(Gülüşmeler)

Coşkun Irmak: Yok tamamen tesadüf ama işte Akarsu Ailesi üzerinden, başka taraflardan hep başka başka göndermeler var. Ama o bahsettiğiniz aile benim en doğrudan, en kalın ve kaba çizgilerle yönlendirdiğim aileydi.  Dedikoduları gizli değil, net oluyor o zaman. Cemile’ye öyle dedikodu yaptıramazsınız, ama bunların akılları dilinde, Fırıldaklar da böyle aslında…

Hande KaraPeki sivrilikler, hiciv boyutu nedir? Rahatsız edici derecede belirgin olacak mı?

Coşkun Irmak: Yaptığımız iş sözlü edebiyat değil, drama. İşin esası dramatik. İlişkiler ve olaylar üzerinden kara mizah çıkarmanın peşindeyim. Var sivrilikler ama daha derini önemli. Animasyon üzerine izleyici olarak bana göre bizim yaptığımız işin en önemli tarafı bu olacak gibi geliyor, çizgi filmi önemli bir amaç için kullandığımı düşünüyorum.

Hande KaraAile  sosyal medyada da yerini almaya başladı, karakterlerin tek tek twitter hesapları var. O konu nasıl ilerleyecek?

Varol Yaşaroğlu: Orada ben ya da Coşkun Abi twitter hesabı açmış gibi kendilerince değişik tweetler atacaklar.

Hande Karaİzleyici iletişime geçmeye başladığı an bir konuyu yönlendirme şansları olacak mı?

Varol Yaşaroğlu: İnteraktif olabilir aslında. Nasıl gelişir bilmiyorum tabii.

Coşkun Irmak: Ben karşıyım. Olmasın. Nokta. Benim işime son verilmesin ya sonra.

(Kahkahalar…)

Coşkun Irmak: Ben çaktırmadan girip yönlendiriyormuşum, şöyle olsa ne kadar iyi olur diye…

Melis Z. Pirlanti: Dizilerin, sinema filmlerinin sosyal medyadaki yerine ne diyorsunuz?

Varol Yaşaroğlu: Ben açıkçası veriye bakıyorum. Tek tek her eleştirinin içeriğiyle uğraşılarak, bir dizi beğenilmiş mi, tutmuş mu anlamak bence mümkün değil.  Göreceli. O bir kaos doğurur. Verilere bakmak lazım, izlenmiş mi izlenmemiş mi. Bence sosyal medyanın kaderini de bu belirleyecek, orada da ticari bir mekanizma kurulacak,  Mehmet şöyle söylemiş,  Ahmet böyle söylemişe göre olmayacak,  kim neye oy verdiyse ona göre olacak. Reklam veren de ona bakıyor.

Melis Z.Pirlanti: Dizi bu Pazartesi başlıyor, hedef kitlesine ulaşacağını düşünüyor musunuz, heyecan dorukta mı? Bu arada epey de geç başlıyor değil mi?

Hande Kara: 23:30

Melis Z.Pirlantiİnternetten takip ettiğimiz kadarıyla şimdiden merakla bekleyen bir kitle var.

Varol Yaşaroğlu: İlk tepkiler inanılmaz, hatta çıkmadan ünlü oldular falan diye yazılmaya başlandı. İki, üç haftada sadece fragmanı  1.750.000 kişi izlemiş. Bu da ciddi bir rakam. Bu verilere bakacak olursak merakla beklendiğini biz de hissedebiliyoruz.

Melis Z. Pirlanti: İşin biraz da teknik kısmından bahsedelim. Çizimlere, karakterlere nasıl karar verildi?

Varol Yaşaroğlu: İlk başta tekniği seçmemiz gerekiyordu. Şu anda popüler olan iki teknik; 3 boyutlu ve 2 boyutlu animasyonlar. Biz bu işin 2 boyutlu olmasını istedik. Mizah ve karikatür kültürü olan bir toplumuz ve karikatür karakterler bize sıcak geliyor. Bunu yansıtmak istedik. 3 boyutlu animasyonlarda o karikatür hissinin pek yansıtılamadığını düşünüyorum, ancak çok yüksek bütçeli bazı çizgi filmlerde olabiliyor. Disney bile ilk yaptığı çizgi filmlerdeki tadı yakalamaya çalışıyor mesela, çünkü üç boyutta bu sorun tam olarak aşılmış değil. Biz de böyle bir işe kalkışmak istemedik. Şu an Türkiye’de öyle bir animasyon film yapmak isteseniz minimum 3 milyon dolar gibi bir rakamla yola çıkmak durumundasınız. Televizyonda böyle bir şansımız yok. Ben de en iyisini yapamayacaksam da doğrusunu yapmayı tercih ettim. Tekniğe karar verdikten sonra ekibin oluşturulması derseniz, biz zaten Grafi2000 olarak Türkiye’de birçok ilki gerçekleştirmiş bir ekibiz. Türkiye’de flash animasyon nedir bilinmezken biz adımızı onlarla duyurduk. Flash animasyonun internette kullanılabilmesini sağlayan ve bunu broadcast kalitesinde televizyona taşıyan ilk ekibiz. Bu yüzden bugün bu çizgi filmi yapabilmemizin sebeplerinden biri de etrafımızda doğru isimlerin, yeteneklerin olması. Mesela background çizimlerini Murat Özkan yapıyor, seslendirme yönetmenimiz Murat Şenol.

Melis Z. Pirlanti: Kaç kişilik bir ekip çalışıyor bu projede?

Varol Yaşaroğlu: Baştan aşağı düşünecek olursak, 40’a yakın kişi var Fırıldak Ailesi’nin arkasında.

Hande Kara: Dizinin bir bölümü, dünyadaki diğer örnekleri gibi 25 dakikadan oluşuyor bildiğimiz kadarıyla. 25 dakikalık bir bölümün hazırlanması ne kadar sürüyor?

Varol Yaşaroğlu: Bu projenin temeli altı öncesinde atıldı. Altı aydır biz ön hazırlık sürecindeyiz. İşte senaryonun yazılması, background’ın, karakterlerin çizimi, bu çizimlerin animasyon tekniğine uygun hale getirilmesi, kütüphanelerin oluşturulması. Bütün bu hazırlıklar tamamlandıktan sonra amacımız, bir haftada bir bölümü bitirmek.

Melis Z. Pirlanti: Senaryonun tamamı yazıldı mı peki?

Varol Yaşaroğlu: Senaryo önden gidiyor tabii, zaten önden gitmek zorunda. O konuda da Coşkun Abi’yi sıkıştırıyoruz hep.

Hande Kara: Karakterleri ünlü isimler seslendiriyor ve gördüğümüz kadarıyla da başarılı seçimler yapılmış. Demet AkbağBülent Kayabaş gibi.. Kadronun geri kalanı nasıl?

Varol Yaşaroğlu: Evet Demet Akbağ, Bülent Kayabaş, Tülay Bursa, Tülay Köneçoğlu bir de Keremcem Köse var. Bülent Kayabaş harika mesela. Gerçekten yaşayarak seslendiriyor, Sabri Fırıldak’ı. Demet Akbağ ilk defa dublaj yapıyormuş ama, hiç de öyle değil gibi. Tülay Bursa derseniz, Dürdane karakterini şu an başkası seslendiremez gibi geliyor bana, çok iyi oturdu sesi. Tülay Hanım’ın seslendirme konusunda da bir geçmişi var, mesela Şirinler’in Şirine’sini seslendirmiş zamanında. Mavi Ay (Moonlighting)’da Cybill Shepherd’a sesini vermiş. Tülay Köneçeoğlu Artiz Mektebi’nden yetenekli bir oyuncu, Keremcem Köse de seslendirmede deneyimli, daha önce Harry Potter serisinde seslendirme yapmış.  Seslendirme konusunda da yaklaşık iki ay çalıştık ve castı öyle oluşturduk.

Hande Kara: Sosyal medyada  Pembe ve Mavi’den bahsediliyor. İlk yetişkin animasyonu oydu diyerek.

Coşkun Irmak: Olsun o da bizimdi.

(Gülüşmeler..)

Hand Kara: O da sizindi ama bilmeyenler var.

Coşkun Irmak: Yok, yok bir farklılık var, buyrun Varol Bey.

Varol Yaşaroğlu: Pembe ve Mavi’yi Türkiye’nin ilk çizgi dizisi olarak lanse etmiştik. Fırıldak Ailesi’nde büyüklere özel olduğunu daha çok vurguluyoruz. Aradaki fark bu.

Hande: Demek Pembe ve Mavi de zamanında çok sevilmiş ki, herkes onu korumaya geçiyor.

Coşkun Irmak: O kadar iyi değildi Pembe ve Mavi, çünkü orada ben yoktum.

(Kahkahalar…)

Melis Z. Pirlanti: Son olarak bireysel çalışmalarınızdan bahsedelim, kariyerinizde nasıl ilerlemek istiyorsunuz, hayalleriniz, projeleriniz var mı? Sizden başlayalım Coşkun Bey.

Coşkun Irmak: 23-24 yaşına kadar bende hiç öyle tiyatro aşkı falan yoktu. Ben her Türk genci gibi şiir yazıyordum. Mesela Varol için çizgi film meselesi hakikaten aşk.

Melis Z. Pirlanti: Sizin aşkınız neydi?

Coşkun Irmak: Benimki yazı. Aslında hiçbir sanat dalı öyle değil bence, bir kutsallığı falan yok yani. Önemli olan insanın kendini anlatabileceği bir mecra bulması, onu doğru hissetmesi ve oraya gitmesi. Bu da meşakkatli bir yol. Ben yirmi beş yıl yazı yazdım, Öyle Bir Geçer Zaman ki’yi yazınca yazar oldum. Dolayısıyla bundan sonra ne yapacağım, bilmem, yine bu yolda devam edeceğim. Tamam, Öyle Bir Geçer Zaman ki bir ticaret işi, her dizi gibi. Ama ben onu gayet sanatkarane hallettiğimi düşünüyorum. Fırıldak Ailesi mesela hiç yayınlanmasa bile, bence olmuş, olgunlaşmış bir iş. Hatta Varol’a dedim ki, olur da kanaldan okey alamazsak falan da biz bu işi yapalım, kendimiz ödeyelim ama yapalım. Bu iş iyi bir iş, kenarda dursun dedim. Altına imzamı gönül rahatlığı ile atabileceğim bir iş, bundan sonra da böyle işler yapmak isterim.

Hande Kara: Sektör hakkında ne düşünüyorsunuz? Mesela dizilerin uzunluğundan şikayet ediliyor.

Coşkun Irmak: Pek beni ilgilendirmiyor, ben sektör adamı değilim. Ben bu işin işçisiyim, emekçisiyim. İşçi ve emekçi olmak bakımından ilgilendiriyor elbette ama, bu sermayenin yön verdiği bir sektör. Bu yüzden buradan bakmak gerekiyor. Diziler uzun, uzun olması para getirdiği sürece uzun olacak, getirmediği zaman kısalacak. Buna pek kafa yormaya gerek yok. Sanat yapacaksak, konuşacaksak o zaman bırakalım televizyonu, dönelim sanatımıza. Sokağa atacak parası olan herkes sanat yapabilir. En ucuzu şiir mesela, kağıt kalem.

(Gülüşmeler..)

Melis Z. Pirlanti: Peki bir senarist olarak Türk dizilerine nasıl bakıyorsunuz? Ne durumdayız sizce?

Coşkun Irmak: Aslında pek ilgilenmiyorum. Niye elma çok satılıyor diye sormak kadar saçma bir şey yok.

Melis Z. Pirlanti: Peki sanatsal açıdan bakmak gerekirse..

Coşkun Irmak: Televizyonda sanatın yeri yoktur. O sizin şahsi doyumunuzdur olsa olsa. Şimdi yapımcıya deseniz; şaheser yaratacağım ama 5 reyting, bu da paspal bir iş ama 12’si garanti. Bitmiştir, orada bir seçenek bile değilsiniz. Dolayısıyla onu bir tarafa koyalım. Bence önemli olan nokta şu: Bence Türk dizileri, Türkiye’de üretilen mallar içinde – evet mal – Türk toplumunun özelliklerinin en fazla dikkate alındığı alan. Bakın Amerikan dizilerine, düşünmeye vakit yok. Her şey çok hızlı. Bizde nasıl “-Abi gidelim mi? –Dur bir şimdi, gideriz filan. Hani şu uzun uzun bakışmalar var ya, bakıyorlar bakıyorlar satıyorlar demek yerine, bu boş bakışma niye satıyor diye bir sormak lazım. Yani elma satan manava kızmayalım, adam satıyor. Sen niye yiyorsun elmayı? Benim işim satmak, bir gün alan olmazsa satmam. Ha daha iyisi olmaz mı, olur. Ama televizyondan bahsedince ticaretten bahsediyoruz. Televizyona iş yapan senaristlerin hiçbiri salak değil. İzleyicinin gördüğünü, eleştirmenin eleştirdiğini o da biliyor ama, pazarın istediğini vermesi lazım. Bu sektöre girecekseniz, bunun kriterleri var. Sen her seferinde elmayı yiyor musun? Yiyorsun, o zaman yazacağız. Televizyona iş yapan senaristi eleştirmek kadar anlamsız bir şey yok, ta ki kendin oturup yazana kadar. Daha iyisini yapabiliyorsan, bu işte para da var, niye yazmıyorsun?

Melis Z. Pirlanti: Varol Bey sizin hayalleriniz neler, neler yapmak istiyorsunuz?

Varol Yaşaroğlu: Ben hep çizgi film aşkı ile yanıp tutuşuyorum. 10 yaşında falanım böyle bir gazeteci var, her gün gidiyorum, standtaki çizgi romanları falan izliyorum. Gazeteci de şey diyor bana; “Yine mi sen geldin sarıkafa?” Şimdi de aynı şeyleri kanal yöneticileri söyleyecek herhalde. O yüzden hep böyle sürecek.

Gülüşmeler..

Hande KaraBir çizgi roman sevdanız da var herhalde.

Varol Yaaroğlu: Evet Coşkun Abi ile daha önce denemesini yaptığımız şey de oydu. Coşkun Abi’nin benim okul zamanlarımda yazdığı oyunlar sahnelenirdi. Ben de oyunlara giderdim. Diğerleri hep sıkıcı gelirdi, Coşkun Abi’nin oyunlarına bayılırdım. Ben o oyunları çizgi romana dökmeye falan çalışırdım. Kuş diye bir oyunu vardı mesela, ona ciddi ciddi başlamıştım. Mesela Fırıldak Ailesi’ni yapıyoruz şu an, onun çizgi romanları çıkabilir.

Hande&Melis: Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz. Başarılar..

Varol&Coşkun: Biz teşekkür ederiz, gerçekten hoş bir sohbet oldu.

Aşk Kırmızı

Osman Sınav büyük bir isim. Herşeyden önce, 80′li yılların başından beri sektörde olması ve tecrübesi nedeniyle… Kendisini daha çok, başarılı TV dizileriyle tanıyoruz; Süper Baba, Ekmek Teknesi, Kurtlar Vadisi… Aslında 9 adet de sinema filmine imzasını atmış bir yönetmen ama biz onu en çok popüler yapımlar olan Deli Yürek (2001), Pars: Kiraz Operasyonu (2007) ve geçen sene vizyona giren Uzun Hikaye’nin yönetmeni olarak tanıyor ve hatırlıyoruz. Yapımlarında başarılı oyuncular keşfetmekle de ünlü bir yönetmen kendisi. (Kenan İmirzalıoğlu ve Necati Şasmaz, akla gelen ilk iki isim şüphesiz.)

Aslında Osman Sınav filmografisine toptan bakıldığında, değişik bir sonuç elde edilebilir: Sinema tadında diziler, dizi tadında sinema filmleri! Zira Süper Baba, Ekmek Teknesi gibi tv dizileri, özellikle dönemi itibariyle televizyonda gerçekten de diğer dizilerden ayrılan, izleyiciye kaliteli sinema filmi izliyormuş hissi veren keyifli, sıcak aile dizileriydi. Sinemada gördüğümüz Deli Yürek, Pars: Kiraz ve Aşk Kırmızı‘ya baktığımızda ise televizyonda seyredip tüketilebilecek özensizlikte filmlerle karşı karşıya kalıyoruz ne yazık ki… Gerçi arada Uzun Hikaye gibi bir film var ki arada kaynamaması gerekir. Zira uzun süredir vizyona giren Türk filmleri arasında, çoğu eleştirmenin ve çoğu izleyicinin, başarılı bir film olduğu konusunda hemfikir olduğu nadir yapımlardan Uzun Hikaye. Gerek senaryosu, gerek oyunculukları, gerekse yönetimiyle nicedir özlenen sıcaklıkta bir filmdi bu. Üstelik bu filmi çok değil, sadece beş ay önce izledik vizyonda. Hala dumanı üstünde, sinema sohbetlerinde başarısı konuşulmakta olan bir yapım. Bu kadar kısa bir süre içinde, vizyonda bir başka filmin senarist ve yönetmen koltuğunda Osman Sınav adını gördüğümüzde heyecanlanmıştık doğrusu. Bu başarının enerjisiyle, bu sefer naif film Uzun Hikaye’ye ters köşe, kışkırtıcı, sert, tutku dolu bir aşk hikayesi izleyeceğimiz muştulandı basın bültenleri tarafından. Üç kişilik bir aşk hikayesiydi bu, bültenler iddialı ve cesur cümleler içeriyordu: “Üç kişilik bir aşkı yaşamak mümkün müdür? Sadakat bu aşk üçgeninin neresindedir? Birini çok seviyorsan, onun sevdiğini de sever misin? Seninle aynı adamı sevdiği için onu suçlayabilir misin?”

 

Nurgül Yeşilçay da iddialı bir isim. Farklı rolleri başarıyla canlandırabilen bir oyuncu, üstelik vahşi bir güzelliği de var. Fragmanlardan da cinselliğin ön planda olduğu, kırmızının kışkırtıcılığının adeta bir rujla filmi boyadığı aşikardı. Böyle bir hikayede Yeşilçay’ı kullanmak bana göre akıllıca. Tam karşısına ise masumiyeti simgelemek adına Ezgi Asaroğlu konmuş, fırfırlı, çocuksu pijamalarıyla, mıy-mıy konuşmalarıyla, tam da karikatür bir “masum, sevgi dolu, günahsız eş” tablosu çizilmiş. Zaten Asaroğlu’ndan başlayarak filmdeki tüm karakterlerin aşırı derecede karikatür, aşırı derecede şablon olduklarını söyleyebiliriz. Filmin ilk dakikalarındaki ilk cümleler, ilk bakışmalar bile, karakterlerin hepsini sonuna kadar tanımamıza yetiyor. Masum eş, aşık koca, çapkın iş arkadaşları, düzgün kayınpeder-kayınvalide, kışkırtıcı eski sevgili… Hiçbir karakterin derinine girmemize gerek yok. Gerçi kışkırtıcı eski sevgilinin geçmişine yolculuk yapıyoruz, bazı şeyleri neden öyle yaşadığını, şu an geldiği noktanın neden böyle olduğunu bize anlatan arabesk birtakım flashback’ler sözkonusu… Fakat aslında bunlara hiç gerek yok. Sürekli olarak zaten bildiğimiz bir hikayeyi izler gibiyiz. Şaşırtmaya çalışırken bile şaşırtamıyor bizi bu senaryo, yaşadıklarının sonucunda bir dönüşüm geçiren masum eş bile bunu başaramıyor örneğin… Saçları kestirmekle, açık saçık giyinmeye başlamakla, sarhoş olmakla bir karakterin dönüşümünü anlatmak sıradan ve kolaycı bir yaklaşım değil mi?

Ya diyaloglar? Filmin hikayesinin yapısına uygun bayağı ağızlar çok normal belki ama göze soka soka, hiç olmayacak diyaloglar? Bir karakterden asla duymayacağınızdan emin olduğunuz tuhaf, neredeyse sürreal cümleler, tepkiler?

2013 yılına gelindiğinde, modern kadın erkek ilişkileri ise konu, hala bir sebepten fahişe olmak zorunda kalmış, “ben …puyum ya, aşağıla tabii beni” diyip duran, kendini küçümseyen kadınlar, maço, bencil, kadına saygısız, başa bela olmuş mafya kılıklı adamlar olmamalıydı anlatılması gereken. 70-80′li yıllarda Türk sineması bunu tüketmemiş miydi? Gerçekten de güncel bir film değil gibiydi Aşk Kırmızı, sanki o yıllarda çekilmiş de tozlu raflardan çıkıp anca kendine vizyon bulmuş alelade bir Türk filmi gibiydi…

Kırmızının bayağılaştığı tonunda dudaklardan taşmış rujlar, abartılı kıyafetler, kadın seksapelinin gözümüze sokulduğu kareler, eski filmlerin “nayır nolamaz” ları gibi ilerde dilimize pelesenk olup, neredeyse kültleşebilecek denli komik diyaloglar arasında güzel olan bir şey varsa o da Mehmet Erdem’in o buğulu sesiyle icra ettiği şarkılardı. Keşke Osman Sınav çıksa ve “ben aslında o eski kötü melodramlarımızı hatırlatan, adeta “Arabesk” tadında bir film çekmek istemiştim” dese… Büyük bir yönetmenin sineması da olsa, senaryonun ne kadar önemli olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatması anlamında önemli bir film… Renkli, popüler isimleri seksi ve renkli bir çarpık aşk hikayesinde izlemek isteyenlere ise kesinlikle hitap edebilir.

 

Çakallarla Dans 2 Ekibiyle Röportaj!

Murat Şeker’in son filmi “Çakallarla Dans 2 : Hastasıyız Dede” geçtiğimiz günlerde gösterime girdi. Film ilk seanslarda seyirciyle buluşurken biz de yönetmen ve senarist Şeker ile 4 çakal oyuncudan Timur Acar ve Murat Akkoyunlu’ya filme, sanata ve hayata dair sorularımızı yöneltiyorduk. Çakallardan sosyal medyaya, tiyatrodan dizilere bol kahkahalı bir röportaj gerçekleştirdik. Sinemanın Hastasıyız Dedeeeee!

Melis Z. Pirlanti: Çakallarla Dans 2 : Hastasıyız Dede’yi çektiniz. Devam filmi kafanızda daha önceden var mıydı?
Murat Şeker: Şöyle ki, ben baş çakal olduğum için benim kafamda vardı ama arkadaşların haberi yoktu. Sadece ufak bir temas edilmişti konuya, onu şarkı olarak koymuştuk; film kamuoyuna mal olursa, anlatmak istediğimiz anlaşılırsa diye koymuştuk; ilk filmin maksadı da biraz ‘underground” olmaktı zaten. Gişede orta halli bir rakama ulaştı ama sonra gösterildiği her mecrada abartı rakamlara ulaştı. Sonra bir kamuoyu baskısı oluştu devamı gelmiyor mu, çekmeyecek misiniz diye. Televizyonda çok gösterildi, her gösterildiğinde de iyi reyting aldı. Güzel olan şey totalde ve AB’de aynı reytingi almasıydı, o bizim hedefimizdi. Bir de her şeyin ötesinde birbirimizle çalışmaktan zevk alıyoruz. Birbirimize hastayız. O da var.
Kahkahalar…
Duygu Kocabaylıoğlu: Birinci filmin sonu zaten hikâyeye açık, kapı bırakacak şekilde bitiyordu?
Evet, zaten orada kamera yükselir, yeni olaylara doğru gökyüzüne gider; burada da aynı kamera hareketiyle kaldığımız yerden devam ediyoruz. Beni iyi takip eden izleyiciler şunu da bilir, beş yıllık kalkınma projeleri şeklinde film kariyerini sürdüren bir adamım. 2 Süper Film Birden’in içinde Aşk Tutulması da, Çakallarla Dans da proje olarak hazırdılar… Geçen yıl ilk kez hiç film çekmedim ben, bir sonraki beş yılı düşündüm.

Duygu K.: 2011’i sadece bir dizi projesiyle geçirdiniz…
Murat Şeker: Evet, bir tek o vardı, arada biraz da para kazanalım dedik. 5 bölüm sürdü o proje, 2 ay çektik. O da benim neden dizi yapmadığımın bir göstergesi oldu. Ben yaratıcı yönü olan bir adamım, dizide benim o yönüme ihtiyaç yok ki… Yani orada baş çavuş olarak duruyorsun, araya mecburen müdahale ediyorsun. Orada zamanı doldurmak için yeteneğine ihtiyaç var; yoksa değer verildiği için değil. Onu bir teyit ettim ben.
Melis Z.: Dizi olayı sizin için bitti mi yani?
Murat Şeker: Bundan sonra yaparsak çok orijinal bir şey olmalı; tamamen denetimi bizim elimizde olan. Onu da kanallar pek kabul etmez. Mesela 45 dakika bir şey yapabilsek ne güzel olurdu. Biliyorsunuz yurtdışında o sürede zaten komedi dizileri. Çünkü komedide şu var güldün mü yoruluyorsun. Bu matematiği olan bir sistem, 5 bobin var, her bobin 20 dakika ve ona göre biz seçimlerimizi yapıyoruz.. Komedi filmi yapmak zor. Bir espri yapıyorsun, ardından bir espri daha, onunla diğerinin arasını açman lazım.

Röportajın devamı için tıklayın.