Elenenlerin Festivali!

Bu yıl dokuzuncusu gerçekleştirilecek olan ön elemede elenmiş filmler festivali 2.El Film Festivali; 13- 15 Mart tarihleri arasında Ankara’da Büyülü Fener Sinemaları’nda sinemaseverler ile buluşacak. Festival bu yıl ‘Dönüşüm Başlıyor, Festivale Koş’ sloganıyla yola çıktı.

Festival elenmiş tüm filmleri gösterim programına katarak izleyici ile buluşmasını sağlıyor. Böylece festivallerin filmleri hoyratça elemesine karşı çıkıyor.  Film gösterimlerinde yer alan 84 kısa metraj, 2 uzun metraj ve 7 belgesel filmin yanı sıra; festival söyleşileri, video yarışması, ‘Film ve Analiz Atölyesi’ gibi etkinliklerin de yer alacağı festivalde, tüm etkinlikler ücretsiz gerçekleştirilecek.

Festival açılışı, Fahrettin Ünlü’nün yönetmenliğini yaptığı Peyk belgeselinin galası ile devam edecek. Peyk; hızlı olmak anlamına gelen ve Osmanlı Devleti’nde uzun mesafeleri çok kısa sürede kat etmesi ve haber taşıması ile bilinen dönemin habercilerine verilen bir ad. Detaylı araştırmalara ve titiz incelemelere dayanarak çekilen belgeselin galası, 13 Mart Cuma günü saat 19.00’da Yönetmen Fahrettin Ünlü’nün katılımı ile Kızılay Büyülü Fener Sinemaları’nda gerçekleşecek.

 

 

Sinemada Edebiyat Etkinlikleri-İzmir

Sabah’ın haberine göre, Konak Belediyesi’nin, her ay Türk Edebiyatından sinemaya uyarlanan bir filmi izleyiciyle buluşturacak Sinemada Edebiyat Uyarlamaları etkinliği Gece filmiyle başladı. Çekimleri İzmir’de gerçekleşen Gece filminin Yönetmeni Erden Kıral, oyuncu Vildan Atasever ve senaryonun uyarlandığı Zahit kitabının yazarı Hasan Özkılıç, İzmir’de sinemaseverlerle buluştu.

Sabah

Özel gösterime filmin yönetmeni Erden Kıral, oyuncular Vildan Atasever ve Zahit isimli romanı Gece filmine uyarlanan yazar Hasan Özkılıç katıldı.

Söyleşide “Hakkari’de Bir Mevsim, Bereketli Topraklar Üzerinde, Babam ve Biz, Vicdan gibi pek çok başarılı filme imza atan Türk Sineması’nın ünlü yönetmeni Erden Kıral, Türk Sineması’ndaki değişim sürecini anlattı.Yönetmen, Gece filmini 26 gün gibi kısa bir sürede bitirdiklerini ifade ederek, destek olan Konak Belediye Başkanı’na teşekkür etti.

Atölye 3F (Film/ Festival/Fotoğraf Atölyeleri)

Ankara Kısa Filmciler Derneği; 2007′den beri 2.El Film Festivali “Ön Elemede Elenmiş Filmler Festivali”, 2011′den beri FANTASTURKA “Türk İşi Filmler Festivali” düzenliyorlar. 2015 yılı içerisinde, yine konsept bir festival olacak olan Çocukça Film Festivali’ni düzenlemeye başlayacaklar.

2015 yılında, Ankara Kısa Filmciler Derneği bünyesinde kurdukları Atölye 3F (Film/ Festival/Fotoğraf Atölyeleri) Deneyim Paylaşımı, Film ve Analiz Atölyesi, Kurgunun Grameri Atölyesi, Film Dili gibi başlıklarla 2015 yılı içerisinde eğitici atölyeler düzenleyecektir. Ben de bir tanesini yürütüyor olacağım: Nuri Bilge Ceylan ve Sinema

 

Haftanın En Başarılı Türk Filmi: Çekmeceler!

YouTube Preview Image

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki toplum olarak… Belki yeni değil yaşananlar, ama bilinç daha farklı artık. Tepkiler daha farklı. Yeni nesil midir, bilgi çağı, iletişim ve paylaşım çağı oluşundan mıdır geçtiğimiz çağ bilinmez ama artık haksızlıklara tahammülümüz daha sınırlı! Daha çok tepki veriyor, sıkıntılarımızı dile getiriyoruz toplum olarak. Geziyi de örnek verebileceğimiz üzere, artık haksızlığa uğrayan ne pahasına olursa olsun susmuyor. Özellikle de gençler.

Ve de kadınlar. Kadınların maruz kaldığı haksızlıklar toplumumuza özgü sayılmaz elbette ama ataerkil toplum yapımızda daha belirgin, daha şiddetli yaşanan durumlar da aşikar. Kadının beden gücü olarak erkekten daha güçsüz oluşu, ruhsal olarak hassas ve anaç, cinsel anlamda ise edilgen oluşu maalesef yüzyıllar boyu nice haksızlıklara gebe kılmış bu cinsi… Örf anane, din, gelenek, görenek, töre vs. de buna eklenince elbette bu haksızlık şiddetten tacize, tecavüzden cinayete, şekilden şekile girmiş.

Evet, örneğin ülkemizde bir sembol haline gelen Özgecan cinayetinden sonra çoğu kadın, hatta çoğu birey, bu zamana kadar yaşamış olup da sakladığı şiddeti, tacizi anlatmaya başladı. Utanması gereken bizler değildik çünkü, başkalarıydı. Çekmeceler filmini şahsen tüylerim diken diken olarak izledim çünkü tam da Özgecan olayının sembol olduğu bir dönemde kadına tacizin, belki de beklenmeyen bir kültürel ortamda, beklenmeyen, ruhsal yansımasını bize izletmesi bir yana, kendi kişisel yaralarıma denk gelen kısımları; Türkiye’de, modern bir toplumda da yaşasa, kendi kişisel tarihinde bu baskıyı deneyimlemiş bir kadın yazar olarak beni ayrıca sarstı.

2008’de eşcinsel olduğu için öldürülen Ahmet Yıldız’ın hikayesinden esinlenerek yazılan bir hikayeden uyarlanan Zenne’nin yönetmenleri Caner Alper ve Mehmet Binay, bu kez de çocukluğundan itibaren babasının psikolojik tacizine uğrayan bir kızın kadınlığa giderken yaşadığı büyük depresyonu bize iliklerimize kadar hissettirerek anlatıyor. Bir mankenin gerçek hayat öyküsü olduğunu söyledikleri filmlerinde Zenne‘de olduğu gibi renkler son derece baskın. Sinematografik olarak son derece şık, renkli bir yapıya sahip, metaforlarla zenginleştirilmiş olan filmde Taner Birsel,Tilbe SaranNilüfer AçıkalınEce Dizdar, oyunculuklarını konuşturuyorlar.

Herkesin zihninde çekmeceler olduğunu söylüyor filmdeki doktor. Bazı çekmecelerimizi dolduracak bir şey bulamadığımızda, boş kalan çekmecelerin yaşımız büyüdüğünde bize büyük hasar verdiğini anlatıyor. Filmde flashback’lerle Deniz karakterinin çekmecelerini nasıl doldurmaya çalıştığını ve boşlukların nelere yol açtığını görüyoruz. Deniz’in bu boşlukları savruk bir cinsellikle doldurmaya çalıştığı sahneler aklıma yine bir gerçek yaşam öyküsünden yola çıkılarak beyazperdeye aktarılmış olan Wild/Yaban filmini getirdi. Bambaşka iki film gibi görünse de, bir kadının kendini kaybedip yeniden bulması bağlamında ortak noktaları çok fazla… Sonunun gereksiz yere uzadığını düşünüyorum filmin, tek eleştirim bu olabilir, her şeyin çözüldüğü, süre olarak da izleyicinin belirli bir doyuma ulaştığı noktadan sonra hikaye sündürülmüş gibi hissediliyor.

Yine de birden fazla kez izlenmesi gereken ve insan psikolojisi üzerine belki de uzun uzun konuşturacak, değerli bir Türk filmi Çekmeceler.

Merdiven Baba!

Senaristliğini Birol Güven’in üstlendiği,  hüznü ve komediyi harmanlayan “Merdiven Baba” nın yönetmen koltuğunda Hasan Tolga Pulat oturuyor. Başrollerinde, Seksenler dizisinin  “Bekçi Bekir” i Hacı Ali Konuk  ve Esra Dermancıoğlu’nun yer aldığı “Merdiven Baba ” filminin fragmanı yayınlandı.

“Merdiven Baba”  3 NİSAN 2015’te sinemaseverlerle buluşacak.

YouTube Preview Image

Mucize

YouTube Preview Image

Mahsun Kırmızıgül, ülkemizde türkücü olarak büyük bir ün yapmış, daha sonra ise sinema sevdasının üzerine giderek oyunculuk ve yönetmenlik denemeleriyle kendisini sinemamızda öyle ya da böyle kabul ettirmiş bir kişi. İlk filmi Beyaz Melek, sinema geçmişi olmayan bir kişinin ilk denemesi olarak teknik anlamdaki başarısı kadar, çalıştığı isimlerin büyüklüğüyle bizi şaşırtmıştı: Yıldız KenterSuna SelenCezmi Baskın,Erol Günaydın gibi isimlerden bahsediyoruz… Doğu kökenli olan Kırmızıgül, belli ki memleket meselelerine, özellikle kendi çevresinde tanık olduğu toplumsal sorunlara duyarlı bir göz olduğundan, bu minvalde yazdığı hikayeleri sinema yoluyla seyirciye aktarma noktasında, teknikte doğru isimlerle çalışarak, ortaya senaryo sıkıntılarıyla da olsa en azından düzgün çekilmiş ve derdi olan, hatta cesur bir sinema filmi çıkarıyordu. Kendi yapım şirketini kurup bu işe para da yatırdığından, sinema yapmanın bazı zorluklarından baştan muaftı. Müziği kullanım şekliyle ve hikayesindeki ajitasyonla çoğunlukla bir duygu sömürüsü hissiyatını da veriyordu ne yazık ki Beyaz Melek, fakat seyirciyi salonlara toplamayı, ağlatmayı, hakkında konuşturmayı da bilmişti.
Güneşi Gördüm adlı ikinci sinema filmini 2009’da vizyona sokan sanatçı, bu filmde daha da cesurca hamleler yaparak, hem devlet eleştirileri, hem eşcinsel bir gencin yaşadıkları, hem de yine Doğu-Batı sorunlarını masaya yatırmasıyla dikkat çekici ve daha da ciddiye alınası bir sinema filmine imza atmış oldu. New York’ta 5 Minare ise dönemin en görkemli, en “zengin”  Türk filmi olarak çok dikkat çekmiş, fakat samimi anlatım diline sahip ilk iki filminden sonra içeriğiyle hayalkırıklığı yaratmıştı. Ne öykü ne de karakterlerin içi doluydu, üstelik cemaatçiliği öven, propaganda kokan kısımları samimi gelmiyordu. Gişe olarak her filmi bir öncekinden daha başarılı gibi gözükse de eleştirmenler açısından en başarısız filmi New York’ta 5 Minare idi Kırmızıgül’ün.

Son projesi Mucize ise, bir mucize değil belki ama yine o ilk filmlerindeki samimi anlatımın, daha da farklı bir tatla geri dönüşü diyebilirim. Herşeyden önce bol “dram” soslu hikayeler anlatan senarist/yönetmen, bunu diğer filmlerinin ilk karelerinden itibaren müziğinden tonuna, filmin temposuna kadar bize ağdalı bir dille belli etmişken, bu kez mizahi bir çizgiden başlatıyor hikayesini. Aslında biraz Yılmaz Erdoğan filmlerine benziyor Mucize. Özellikle Neşeli Hayat adlı filmi hatırlarsak, mizahi öğeleri öne çıkan fakat derdi başka olan, aslında dramatik ve içi dolu bir hikayeydi karşımızdaki. Vizontele’ler de aynı tattadır malumunuz. Yine Sermiyan Midyat yönetmenliğindeki Hükümet Kadın filmlerini de hatırlarsak, Mucize’nin, Mahsun Kırmızıgül’ün diğer filmlerine değil de bu filmlere daha çok benzeyen bir yapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. İlginçtir, Mucize’nin oyuncu kadrosunda da BKM oyuncularından bol bol isim var. Film şahane bir Ege kasabası genel planıyla açılıyor, fakat hayalkırıklığı bir diyalogla devam ediyor. Talat Bulut’un canlandırdığı muallim ile normalde oyunculuğunu gayet başarılı bulduğum Şenay Gürler, inanılmaz tiyatral ve hiç inandırıcı olmayan bir tartışma canlandırıyorlar. Muallim doğu köylerinden birine tayin olmuştur, karısı ise gitmesini istememektedir ama nafile… Dönem ise 27 Mayıs darbesi dönemi.

Renkleriyle, geniş planlarıyla harika sinemasal görüntüler yakalanmış Ege’de de, hikayenin devam edeceği Doğu’da da (Zaza köylerinden birinde)… Doğa, mevsimsel dönüşler, hayvanlar, müthiş bir şekilde katkı sağlamış hikayeye. Muallimin okulu olmayan köye tayin olduğunu öğrendikten sonra vazgeçmeyip köye okul yapmaya ve oradaki çocuklarla birlikte sakat genç Aziz’e yardım etmek istemesi, gayet olası ve içine girebildiğiniz bir hikaye sunarken, konu hızlı bir şekilde Aziz’in etrafında çerçevelenmeye başlıyor, vücudunun belirli yerlerinde felç benzeri sıkıntılar olan, konuştukları anlaşılmayan, yaşadığı bu sıkıntılar nedeniyle de saçı başı birbirine karışmış, mahallenin delisi gibi ortalıkta gezen Aziz’in neden böyle olduğu doktorlara gösterildiği halde anlaşılamamış hikayeye göre. Burada akla yatmayan şöyle bir durum var. 60’lı yılların bir Zaza köyünde, cehalet sonucu böyle problemli bir kişiye tüm köy halkı kötü/yanlış davranabilir, onu itip kakabilir, yalnız bırakabilirdi. Ve eğer bu hastalığın psikolojik bir sebebi varsa, buna bağlanabilirdi. Fakat bu köyün insanları Aziz’i çok seviyorlar, çok sahipleniyorlar, sürekli peşindeler, iyiliğini istiyorlar. Onu ara sıra itip kakanlar, ona taş atanlar sadece çocuklar. Spoiler (sürprizbozan) vermek istemiyorum ama Aziz’in bu durumu psikolojik bir duruma bağlanacak ise, baştan çok daha farklı işlenmeliydi diye düşünüyorum.  Fakat şapka çıkartmamız gereken durumu es geçmeyelim. Daha önce Beni Böyle Sev adlı dizide keyifle izlediğim oyuncu Mert Turak, Aziz rolüyle adeta döktürüyor! Sırf Mert Turak’ın bu performansı için bile izlenir bu film!

Politik göndermelere gelecek olursak, atlı ve silahlı adamların dağdan inip çevreye kurşun sıkması, bunu gören Ege’li muallimin korkması üzerine köy halkının, “bunlar eşkıya ve evet silahlılar ama kesinlikle yol kesmezler, hırsızlık yapmazlar, kimseye zarar vermezler, onlar dağların ağaları beyleridir, buraları kollarlar” gibi kör gözüm parmağına güzelleme yapmaları, filmin en olmamış yeri kanımca. Böyle bir güzellemeye hiçbir ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum bu sıcak, samimi hikayenin içinde.

Mahsun Kırmızıgül’ün, farklı bir deneme yapıp sinemasına mizahı katmasını sevdim. Filmin görüntü yönetmenliğine, seçilen mekanlara, dekor/kostüme de diyecek hiçbir laf yok, tüm bu renkli seçimler filmin ambiyansına, dokusuna, o sıcak köy hikayesine çok şey katmış. Filmin, özellikle Aziz’le ilgili olan kısmında belirli oranda masalsılık da var. “Normalde böyle olmaz ki” gibi yaklaşımlar geliştirmenin mümkün olduğu durumlar var ama ben bunu sinemanın masalsı, büyülü hikayeler anlatma hakkına veriyor ve dahi seviyorum.  Ajitasyon var mı, yine var, müzik bu amaçla mı kullanılmış, evet, yine, fakat artık bunu eleştirmenin bir alemi olduğunu düşünmüyorum, bu Kırmızıgül’ün tarzı, bunu kabullenmek lazım.  Filmin gereksiz uzunlukta olduğunu da belirtmek isterim, çok daha derli toplu anlatılabilirmiş bu gerçek ve güzel hikaye, fakat ben Mucize’yi bahsettiğim birkaç çapak dışında başarılı buldum, haftanın şans verilmesi gereken filmlerinden…

Son Umut/Water Diviner


Açıkçası Son Umut/The Water Diviner ilgili ilk bilgiler gelmeye başladığında Skyfall’da Türkiye’nin ya da The International filminde Haluk Bilginer’in yer alması gibi bir durum zannediyordum Çanakkale ve Cem Yılmaz/Yılmaz Erdoğan meselesini. Bilgiler akmaya başladıkça filmin konusunun gerçekten de Çanakkale Savaşı olduğu, Son Umut’un bir Hollywood yapımı olmadığı ve Cem Yılmaz ile Yılmaz Erdoğan’ın filmin ana ekseninde olduğu iyice aşikar olmaya başladı ama izleyene dek bu denli “bizim hikayemiz” olduğunu farketmemiştim.

Elbette sadece bizim hikayemiz değil Son Umut’ta anlatılan. Avustralyalı bir çiftçi olan Connor’ın (Russell Crowe) Çanakkale Savaşı döneminde cepheye gönderdiği üç oğlunu ölü ya da diri bulmak istemesi, bu sebeple Türkiye’ye gelmesi ve savaşın gerçekleriyle yüzleşmesi, aslında meseleyi başlatan ve çevreleyen hikaye. Döneme ait bir mektuptan öğrendiği gerçek bir yaşam öyküsünden esinlendiklerini söyleyen ünlü oyuncu Russell Crowe, bu kez yönetmen koltuğuna oturarak, bir Anzak torunu olduğunu ve bu hikayeyi anlatmak istediğini söylüyor verdiği röportajlarda.

Son Umut’un bir Hollywood yapımı olmadığını tekrar etme ihtiyacı hissediyorum. Russell Crowe ismi duyulduğunda ister istemez dünya çapında bir filmle karşı karşıya kalacağımızı düşünenler olabilir, elbette bu denli meşhur bir ismin sayesinde filmin dünya çapında çok yere ulaşacağı kesin ve bu bizim için de bir gurur kaynağı fakat filmden beklentileri bu çapta tutmamak lazım. Bu sonuçta Avustrayalı bir oyuncunun ilk yönetmenlik denemesi ve yerel bir öykünün yerel bir anlatımı. Elbette bütçesel bir rahatlık sözkonusu, görüntü yönetmenliğinde, kurguda profesyonel isimler söz konusu, ve bu da filmin tekniğine yansımış, karşımızda amatör görünen bir film yok ama bir prodüksiyon harikasından, ihtişamlı bir savaş filminden de söz edemeyiz.

Filmde evlatlarını bulmak isteyen acılı baba Sultanahmet’e ve Çanakkale’ye kadar uzanıyor ve önce düşmanları sandığı subaylar Hasan (Yılmaz Erdoğan)  ve Cemal (Cem Yılmaz)  ile sonradan dost oluyor, önyargılarını yıkıyor…

Kurak arazide kuyu suyunu hisleriyle bulma konusunda özel bir yeteneğe sahip olan Connor, kendi evlatlarının hangi toprağın altında olduğunu da eliyle koymuş gibi bulurken, film cesurca savaşın acımasızlığını yüzümüze vuruyor. Cesetlerin bulunuşu, mezarlar, askerlerin ölürken çektiği acılar hiçbir şekilde üstü kapalı olmadan, uzun planlarla verilmiş, başarılı bir makyaj çalışmasıyla yüzü dağılmış bir askerin çektiği acılara dakikalarca tahammül etmek durumunda kalabiliyorsunuz.

Yönetmenin bir savaş filmi çekerken bazı benzerlerinde olduğu üzre bunu savaşı ister istemez överek yapmaması, yani bunu başarabilmesi, bu arada biz-siz meselesinde önyargıyı yıkma gerekliliğini savunması, her taraftan kayıplar olduğunu ve savaş bittiğinde herkesin insan olduğunu hatırlatması açısından çok değerli buluyorum. Savaş bittikten sonra savaşan iki tarafın ölüleri bulma, ayırdetme, mezar gibi konularda birlikte çalışabildikleri, Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı karakterin karşı tarafın komutanına, “siz şuraya kadar gelebilmiştiniz” diye anlattığı sahnelerde bir izleyici olarak “madem sonu böyle olacak, o zaman neden ölüyoruz/öldürüyoruz” diye isyan etmek istedim, savaşın aslında ne kadar aptalca birşey olduğunu ve bittiğinde nasıl hiçbirşey olmamış gibi devam edebildiğimizi düşündüm. Yüzyıllar boyu insanların “olması gereken bu” diye cahilce kendilerini savaşın gerekliliğine inandırmalarına, şehit olan gazi olan binlerce insan, sönen ocaklar, yetim kalanlar varken bu kararların nasıl verilebildiğine tekrar tekrar şaşırdım. Bunları bizlere düşündürebilmesi adına Russell Crowe’u tebrik etmek lazım. Bu arada Türk olmadığı halde çevresel, mekansal, dönemsel konularda filmin çok başarılı olduğunu, tam da yerinde semboller kullanıldığını, o mistik atmosferi tam tadında verdiğini eklemek lazım, bir sanatçının yaşamadığı bir coğrafyanın kültürel ve tarihi dokusunu vermesi epey zor işken, filmde bu konuda göze batan en ufak bir kılçık bile hatırlamıyorum. Dönemin hem dini, hem kültürel hem de Cumhuriyet’e yaklaşan dönemsel temalarının hiçbirine saygısızlık edilmemiş, unutulmamış. İşgal direnişi de perdeye çok iyi yansımış. İstanbul’da işgal güçlerine karşı düzenlenen sokak protestoları, Kuvayi Milliye yürüyüşünün filme eklenmesi kaydadeğer olmuş. Bu konularda Türkiye ile uzun ve samimi ilişkiler içerisinde olduğunu söyleyen senarist Andrew Knight ve Andrew Anastasios’un katkıları ise oldukça büyük olsa gerek.

Oyunculuklara gelecek olursak, Yılmaz Erdoğan’ın göze batmayan, yerinde bir performans sergilediğini söylemek mümkün. Cem Yılmaz bu teklif ona ilk geldiğinde reddetmiş, bu role yakışmayacağını düşünmüş, sonra ise Russell Crowe’un anlattığına göre, ona verilen karakteri epey şekillendirmiş, yeni fikirler katmış. Bunun sebebinin üzerine yapışan “komik adam” meselesi olduğunu düşünüyorum çünkü gerçekten de Cem Yılmaz gözüktüğü anda salondaki insanlarda bir tebessüm, bir gülme ihtiyacı sezinledim ben de. Hal böyleyken sanırım Yılmaz, hazır gülecekler, bari ben hafif esprili bir komutan olayım demiş ve karakterinin içine hem biraz delidoluluk, hem şakacılık kattırmış. Bir de Av Mevsimi filminde çok beğenilen, Yılmaz’ın içerek şarkı söylediği ve herkesin eşlik ettiği “Hayde” sahnesinin bir benzeri, Hey Onbeşli türküsü ile yaratılmış, bunun da Yılmaz’ın Crowe’a bir önerisi olduğunu düşünüyorum açıkçası. Fakat Yılmaz’ın Av Mevsimi’ndeki performansını, orada yaratabildiği karakteri düşündüğüm zaman da, keşke bu filmde de esprisini mizahını katmadan, ciddi ve işinin ehli bir komutan olmakla yetinebilseymiş diye düşünmeden edemedim. Kocasını savaşta kaybetmiş bir Türk kadını rolü için neden Olga Kurylenko’nun seçildiğini anlamam ise asla mümkün değil. Bilmediği bir dilde söylemesi gerekenleri ezberletip, üzerine bir de ağzına oturmayan bir dublaj yapılması kesinlikle çok büyük başarısızlık olmuş, oyuncu iyi bir performans sergiliyorsa bile bu durum maalesef önüne geçmiş.Bergüzar KorelNurgül Yeşilçay gibi isimler geldi aklıma o rol için…

Her halükarda ülkemiz adına önemli bir film, es geçilmemeli…

Fakat Müzeyyen, Bu Derin Bir Tutku!

YouTube Preview Image

Bu sene 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde prömiyerini yapan ve yarışarak “En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü’nü alan Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, yönetmen Çiğdem Vitrinel’in ikinci uzun metraj işi. İlk filmi Geriye Kalan da 2011′de 48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde kendisine En İyi Yönetmen, Devin Özgür Çınar‘a En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini getirmişti. İlk filmlerini çeken bir yönetmen olarak oldukça başarılı işlere imza atıyor Vitrinel ve dikkatimizi çekiyor.

“Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku”, uzun ve ilginç bir film ismi. Aynı isimli bir kısa romandan esinlenilerek oluşturulmuş hikaye. Roman İlhami Algör’e ait. Filmde Arif  (Erdal Beşikçioğlu) adında 40’larında, tutunamamış bir karakterin iç sesiyle ilerliyoruz. Neden devam ettiğinin farkında bile olmadığı bir ilişkinin içinde, bir türlü bitiremediği bir kitabı yazmanın peşinde, hayattan fazla beklentisi olmayan, içe dönük bir karakter Arif. Sevgilisi bu gidişe bir dur diyerek ayrılıyor ondan ve Arif aslında o zaman hayattan neler istediğini sorgulayacak bir hale geliyor. Mesela nasıl bir kadın… Zaten yazdığı kitapta da bunu sorguluyor Arif. Bir ideal kadın düşüncesi var kafasında, onu çizmeye uğraşıyor yazarken ve sonra adeta o kadını buluyor ve aşık oluyorlar birbirlerine. Müzeyyen (Sezin Akbaşoğulları) güçlü bir kadın karakter. Bir ilişkiyle kendini niteleyen biri değil, Arif ise öyle biraz. Aslında genelde cinsiyetlere yaftalanan şu “erkek özgürdür, kadın kendisini erkeğe adar, kendisini bir ilişkiyle tanımlar” klişesini yıkan bir hikaye bu. Kadın erkeği seviyor ama onunla var olmuyor, kendisine has bir dünyası var, bir sınırı var adeta. Erkek ise kendi sınırlarını kaldırıyor ortadan, Müzeyyen ile var oluyor adeta, aşık, bağımlı, duygusal, kıskanç, şüpheci bir karakter Arif. Filmde bu çiftin yaşayışları günümüz modern kadın erkek ilişkilerinin bir örneğini sergilerken, bazı açılardan prototip çizmese de genel anlamda çok doğal, çok gerçekçi bir tablo çiziyor.

Behzat Ç. dizisi ve sinema filmi serilerinde Erdal Beşikçioğlu’nun üzerine cool, baskın, maço bir aşık karakter yapışmıştı açıkçası, burada kendisini yine iflah olmaz bir aşık ama bu kez baskın olmayan, daha romantik ve içe kapalı bir karakter olarak görmek harika doğrusu. Müzeyyen gibi karizmatik ve güçlü bir kadını da ancak Sezin Akbaşoğulları canlandırabilirdi, bu anlamda filmin cast seçimlerinin tam da yerinde olduğunu düşünüyorum. Keza Ege AydanHare SürelDerya Alabora, hepsi o kadar doğal oynamışlar ki, belli ki herkes rolünü sevmiş, benimsemiş, bence bu projenin içinde olmaktan da mutlu olmuşlar, bazı filmlerde bu mutluluk/mutsuzluk hissediliyor gerçekten de biraz dikkat ederseniz….

Filmin gücü şu ki, kitap olarak yazılmış ve sinematografik olarak beyinde canlanabilen etkileyici bir hikayeyi peliküle taşımakla kalmamış; ben bu filmde Çiğdem Vitrinel’in seçtiği kadrajları, açıları, filmdeki renk doygunluğunu, kostümü, dekoru, yani filmin dokusuna destek olan her bir detayı çok beğendim. Bu anlamda kendine has bir dokusu var filmin, müzikleriyle,  perdede belli belirsiz gözüken cümlelerle, nev-i şahsına münhasır bir kurguya ve sinematografiye sahip. Akılda kalıcı bazı özlü sözler de yok değil, aşka, ilişkilere dair. Son zamanlarda izlediğimiz bir çok aşk filminden sıyrıldığını düşünüyorum; iki karakterin arasındaki kimya ve aralarındaki aşkın inandırıcılığı da hiç azımsanmaması gereken bir başarı böyle filmler için.

Kavuşamamalar, sevip de sevilmemeler, ayrılıklar, yanlış anlamalar olsa da acıklı olmayan, hatta yer yer mizah öğeleri bulunduran, hafif bir film aynı zamanda Fakat Müzeyyen… Tek eleştirim, bu mizah dolu sahnelerin bazılarının abartılı kaçışı ve gereksizliği, o da Arif’in kahvede otururken etrafındaki insanlarla kadınlar kaça ayrılır, sevgi nedir gibi konulardaki geyikleri mesela. Orada kahvedeki insanları canlandıran kişilerin oyunculuklarının hiç inandırıcı olmayışı da, bu kadar doğal bir filmin içinde fazlaca sırıtmış.

Sinemada izledikten sonra DVD’sini de alayım, ara ara izleyeyim diyeceğiniz türden bir film olduğunu iddia etmekte bir mahsur görmüyorum. İyi seyirler.