Ankara’da Sanata Doymak!

Bu sene yirmi yedincisi düzenlenmiş olan Ankara Film Festivali’ni sonlarına doğru yakalama fırsatı bulmuş ve gözlemlerimi Kültür Mafyası’na yazmıştım.

Geçtiğimiz sene İKSV’nin düzenlediği 34. İstanbul Film Festivali’nde Bakur (Kuzey) filminin gösteriminin iptal edilmesinin ardından, Ankara Uluslararası Film Festivali’nde adil bir yarışma olmayacağı gerekçesiyle Belgesel ve Kısa Film Yarışmaları da iptal edilmişti. Bu sebeple  kapanış töreni de yapılmamış, açıkçası sönük, cansız ve tatsız bir festival olmuştu. Bu sene daha canlı ve aktif bir festivalle karşılaştığımı söyleyebilirim. Sonlarına doğru Ankara’da olabildiğimden, festivalde yalnızca 5 film izleyebildim. Yazının devamını Kültür Mafyası’ndan takip edebilirsiniz.

Ana Yurdu

Senem Tüzen, daha önce kısa filmler çekmiş, ilk kez ise Ana Yurdu adlı uzun metrajıyla festivalden festivale gezmekte, ödüller kazanmakta olan akıllı, duyarlı, cesur bir genç kadın. Ankara Film Festivali’nde bu sene en önemli 6 ödülü topladı geldi İstanbul’a.

Ben festivalin son günlerine yetişmiş ve sadece yabancı filmler izleyebilmiştim, ödül töreninde filmin aldığı ödüller ve Senem Tüzen’in birbirinden cesur ve iddialı konuşmalarını görünce, İstanbul’da koşa koşa Başka Çarşamba etkinliğinde izledim filmi. Yönetmen radyo programıma konuk oldu, orada da sohbet etme şansı bulduk.

Ne kadar da “kadın” bir film! Ne kadar da az örneği! Başrolde iki başarılı oyuncu Nihal Koldaş (son son Seren Yüce’nin Çoğunluk filminde de, Deniz Gamze Ergüven’in Mustang filminde de oyunculuğuna hayran kalmıştım) ve Esra Bezen Bilgin (Ramin Matin imzalı Kusursuzlar’daki performansı unutulmazdı) filmi sırtlıyorlar. Hikaye taşrada geçiyor ve geri kalan karakterler köy halkı, sadece iki erkek görüyoruz filmde topu topu ve sadece bir tanesi ara ara görünüp, görevini yapıp gidiyor aslında. Bunu Senem’e sormayı atladım ama taşra halkını canlandıran teyzelerin gerçekten de o köyün yerlileri olduğunu düşünüyorum, aşırı doğallar ve harikalar!

Filmin konusu şöyle, İstanbul’da eşiyle yaşar ve bir işte çalışırken sancılı bir boşanma  süreci yaşayan, sonunda pılısını pırtısını toplayıp anneannesi öldükten sonra boş kalan taşra evine yerleşerek hep aklında olan o kitabı yazmaya kapanan Nesrin, daha işe güce koyulamaya fırsat bulmadan annesinin uzun ziyaretiyle bir türlü istediği düzeni kuramaz. Annesi görünürde kızını yaşadıklarından dolayı yalnız bırakmamak peşindedir fakat taşranın baskıcı düzeninin içinde konumlanmış klostrofobik bir evde, bozuk yaklaşımlarıyla dünyayı dar eder kızına. Bu dar alanlarda anne-kız yüzleşmeleri karanlık bir hal alacaktır ve karakterlerimiz deliliğe doğru giden bir yolda ilerleyeceklerdir adeta…

radyo programımızdan

radyo programımızdan

Yönetmen, mekan seçimleri, kamera hareketleri ve genel atmosfer kurulumuyla gerçekten gerilimli bir iş çıkarmış ortaya. Renk seçimleri de aynı şekilde bu klostorofobiye yardımcı oluyor. Özellikle kadınları ağlarken, isyan ederken resmettiğinde, genelde yüzlerine odaklanmıyor kamera mesela, başlarının arka kısmından, saçlarına doğru gömülüyoruz adeta bu iki karakterin. Aklıma Black Swan (Siyah Kuğu) filminde Natalie Portman’ın canlandırdığı Nina karakterini sürekli sırtından takip edişimiz geliyor. Bir nevi özdeşleşmemiz isteniyor karakterle, onu karşımıza alıp ona bakmak yerine. Filmin psikolojik yanı bu anlamda çok kuvvetli. Karakter analizleri gerçekten sağlam, annenin de kızın da ne gibi süreçlerden geçip bu psikolojik durumlara geldiğini hissedebiliyoruz.

Filme şahsen tek itirazım hikayenin başlangıcı ile ilgili. Elbette sanat filmlerinde alışık olduğumuz üzere hikayenin her bir noktasının birebir izleyiciye gösterilmesi tercih edilmiyor, bazı noktaları izleyicinin birleştirmesi isteniyor fakat ben yine de Nesrin o köye gelmeden önce ne yapıyordu kısmıyla ilgili seyirciye gereğinden fazla bulmaca çözdürmekle vakit kaybettirilmiş olduğunu düşünüyorum. Üstelik belki küçük flashback’lerle İstanbul’daki yaşamından görüntüler görseydik o zaman taşra-modern kent hayatı kıyaslamalarını ve bunun Nesrin’deki yansımalarını da daha oturaklı bir şekilde resmetmiş olabilirdik kafamızda. 

Filmde anneliğin aslında çok da kutsallaştırılacak bir şey olmadığı altmetnini okuyoruz, ayrıca din ve ahlakla ilgili kalıplaşmış inanç ve bilgilerin eleştirisi de mevcut, hem de cesur bir biçimde. Kadının cinselliği de aslında filmin çok önemli bir konusu, bu anlamda da cesur sahneler mevcut. Son kertede meselesi olan ve bunu korkusuzca dile getirirken sinematografi anlamında da sınıfta kalmayan, olgun bir ilk film var karşımızda. 9 kopya ile vizyonda ne kadar kalacağı ise meçhul, bu yüzden gördüğünüz yerde kaçırmayın derim.

Not: Bu yazı, filmin vizyon haftasında populersinema.com’da yayınlanmıştır.

Yarım Filmi Ekibiyle Söyleşi

Malatya Film Festivali’nin sonuna yetişmiştim ve 4 film izleyebildim. İzlediğim filmlerin üçü yarışmadan ödülle döndü, buna sevindim şahsen. En iyi film ödülünün Kar Korsanları gibi samimi bir ilk filme gitmesine çok sevindim örneğin. Abluka zaten yeterince konuşuluyor ve yurtiçi yurtdışı ödüllerle taçlandırılıyor. Oyunculuklar gerçekten başarılı ve konu itibariyle de politik gündeme denk gelmiş olması açısından, temiz yönetmenliğiyle önemli bir film fakat şahsen favori filmim değil. İzlediğim filmlerden Yarım’ın ekibiyle uzun uzadıya bir röportaj yapma fırsatım oldu, röportajdan bir gece sonra da ödüllerde hem Kemal Sunal Halk Ödülü’nü hem de Jüri Özel Ödülü’nü almış olduklarını öğrendik. Özellikle halk ödülünü almış olmaktan çok mutlu olduklarına eminim ekibin. Film Diyarbakır’da yaşayan 15 yaşındaki bir kızın Muğla’da yaşayan zeka özürlü bir kişiyle evlendirilmesi ve bu ehliyetsiz iki kişinin kurban oluşlarını çok naif ve hafif bir biçimde anlatan, başarılı bir yapım.  Çağıl Nurhak Aydoğdu Kılıç’ın ilk uzun metrajı.

Filmde önce Fidan rolünde izlediğimiz, gösterdiği performansla ve yeşil gözleriyle bizi büyüleyen Ece Tatay’a  Kültür Mafyası için sorularımı yönelttim.

Ece kaç yaşındasın, Nerede yaşıyorsun, okula gidiyor musun, kendini tanıtır mısın bize?

15 yaşındayım. Diyarbakırlıyım, hala orada yaşıyorum. Sinemaya gitmeyi, kitap okumayı çok seviyorum. Ailemle vakit geçirmeyi seviyorum. Lise’ye başladım.

Kaç kardeşsiniz?

Biz üç kardeşiz. Erkek kardeşim ve ablam var, ben ortancayım.

Erkek kardeşinin de Yarım filminde rolü var değil mi?

Evet, kardeşimle birlikte oynadık.

Sanırım sanatla ilgili birisin, sinemaya gitmeyi sevdiğini söyledin. Aklında bu sanatla ilgili birşeyler yapmak var mıydı? Bu ilk deneyimin herhalde?

Aslında Hükümet Kadın filminde küçük bir rolüm var.

Nasıl gelişti peki bu deneyim?

Sultan dizisinde arkadaşım vardı, onu izlemeye gitmiştik, beni görmüşler, Hükümet Kadın’ın ajansına çağırdılar, deneme çekimi yapalım dediler. Ama hiçbir ajansa başvuru yapmadım, ismim yok. Sonra aradan zaman geçti. Çağıl ablalar çekim yapmaya Diyarbakır’a gelmişler. Tanıştık, beni çok beğenmişti, hikayesindeki karakter Fidan’ın ben olduğumu düşünmüş hemen.

Sonra hikayeyi mi anlattı sana, hemen senaryoyu mu okuttu, nasıl gelişti?

Bu görüşmeden sonra filmin mekanlarıyla ilgili bazı değişiklikler olmuş, bir üç ay girdi araya, o arada hikayeyi anlattılar. O an etkilendim, güzel buldum ama senaryoyu okuyunca çok daha fazla heyecanlandım, hele oynayınca daha da arttı ilgim.

Oyunculukla ilgili nasıl çalıştınız?

Açıkçası abla kardeş gibi çalıştık, yönetmen oyuncu gibi çalışmadık, eğleniyorduk.

Seni rahatlatıyordu herhalde.

Evet çok şanslıyım bu konuda.

Çekimler ne kadar sürdü?

Bir ay Muğla’da da çektik, bir hafta da Malatya’da çektik.

Başrol olarak ilk deneyimin. Zor bir karakteri canlandırıyorsun. Ağladığın, etkileyici sahneler var. Bu zor sahnelerle sen nasıl başettin.

O ağladığım sahnelerde ben gerçekten ağladım. Gerçek annemi kaybetmişim gibi düşünerek ağladım mesela. Hatta ben ağlayınca tüm ekip dayanamayıp ağlamıştı. Annemi özlemiştim bir yandan, o yüzden kendime zor geldim o ağlamada, tamam annenle görüştüreceğiz diye beni sakinleştirdiler. Sonraki sandal sahnesinde de gerçekten ağladım çünkü çok korktum.

Serhat’la çalışmak nasıldı, çünkü bütün hikayeyi ikiniz götürüyorsunuz, sürekli bir alışveriş var aranızda oyunculuk olarak filmde, nasıl bir deneyimdi?

Serhat abiyle çalışmak çok keyifliydi, bir kere daha olsa yine çalışırım onunla, Fidan’la Salih’in arkadaşlığı gibi biz de gerçekten arkadaş olduk ve çok eğlendik.

Aklında set anıları varsa paylaşır mısın?

Hortumla su savaşı yaptıkları sahnede Hülya ablayı aslında ıslatmayacaktık yani senaryoda yoktu, onun haberi yoktu.

(Kahkahalar)

O anki tüm tepkileri gerçekti yani.

Evet kesinlikle. Çok zevkliydi.

Daha önce gitmediğin yerler gördün herhalde bu film sayesinde değil mi?

Evet, daha önce İstanbul’a da hiç gitmemiştim. İnsan kendi memleketinden uzak kalınca aslında çok kötü oluyor. Ama beğendim, İstanbul yaşamak için olmasa da gezmek için güzel bir şehir bence. Muğla çok güzeldi özellikle. Yemyeşildi. İnsanları da çok sevdim.

Oyunculukta en önemli şeylerden biri utanma duygusunu yenmektir. Senin rolün de bu anlamda zorlayıcıydı. Neler söylemek istersin?

Ben senaryoyu okuduğumda bundan dolayı pek istememiştim aslında. Ama sonra kamera karşısında çok rahat olduğumu farkettim. Hiç utanmadım. Mesela kameraya bakıp gülebilirsiniz, ben kamerayı unuttum resmen ve hiç gülesim gelmedi.

Ekibin geri kalanıyla yaptığım röportajın devamı için tıklayın.

Yarım

Geçtiğimiz sene Malatya Film Festivali’nde yarışan, hem Kemal Sunal Halk Ödülü’nü hem de Jüri Özel Ödülü’nü alan Yarım adlı filmi festivalde izleme şansım olmuştu, sonrasında da filmin ekibiyle kapsamlı bir röportaj yapmıştım. Yarım ülkemizde Nisan 2016′ da vizyon şansı buldu.

Doğu’da bir dağ köyünde yaşayan 15 yaşındaki Fidan’ın annesi ölmüştür ve Fidan hem çobanlık yapmakta hem de küçük kardeşine bakmaktadır. Bir süre sonra babasına verilen bir miktar para karşılığında Ege’deki bir aileye gelin olarak gönderilir. Evlendirildiği kişi, 35 yaşında zihinsel sorunları olan biridir.

Filmin yönetmeni Çağıl Nurhak Aydoğdu sektöre reji asistanı , yönetmen yardımcısı olarak girmiş. Bu hikaye kafasında somutlaşınca bakanlık desteğiyle de birlikte ilk uzun metrajını çekmiş oldu. Filmin sinematografisi, mekanların kullanımı, oyuncu yönetimi, oyunculukların başarısı, bir ilk film için vasatın üstünde. Müzikler de gayet başarılı. Yani filmin akıcı bir yapısı var, kendini izletmeyi, seyirciyi içine çekmeyi ve merak unsuru oluşturmayı başarıyor.

Fidan’ın 15 yaşında oluşu elbette bir çocuk gelin meselesi olarak öne çıkıyor. Fakat röportajda yönetmen filminin asıl meselesinin bu olmadığını,  bu filmle daha çok iki yarımın bir tam etmeyeceğine ve ailelerin verdikleri iyi niyetli kötü kararlarla ve aslında cahillikle çocuklarının hayatlarını ne denli etkileyebileceğine dikkat çekmek istediğini söyledi.

Fidan’ı canlandıran Ece Tatay hem doğal oyunculuk kabiliyetiyle hem de güzelliğiyle dikkat çekiyor. Fidan’ın “güzel” bir kız olarak seçilmiş olmasıyla ilgili filme bazı eleştiriler geldi, Mustang filmine gelen eleştirilere benzer şekilde. Böylesine hassas bir konunun estetize edilmesi ve sempatikleştirilmesi eleştiriliyor, bana sorarsanız bu dramatik bir filmin dilinin ağdalı oluşunu hafifleten bir estetize tercih ve anlaşılabilir bir “tercih” meselesi, zaten filmin diyaloglarında da belirli bir mizah anlayışı hakim ve bu da şahsen hoşuma giden bir tercih. Mustang’de olduğu gibi bu filmin de masalsı bir yapısı olduğu söylenebilir. Duygu sömürüsü ve seyirciyi ağlatma hedefi yok belli ki yönetmenin, hikayeyi daha naif bir yerden anlatma hedefi var.

Yarım filmi, insan doğasıyla ilgili çok enteresan bir konuya da değinmiş aslında. Bazen insan mutsuzsa, başkasının mutluluğundan da mutlu olamıyor ve konum ve şartlar ne olursa olsun kıskançlık duygusu içinde dolanabiliyor. Salih’in ikiz kardeşi son derece sağlıklı bir erkek olmasına rağmen aşk evliliği yapmadığından, zihinsel sorunları olan Salih’i Fidan’a aşık olduğu için kıskanabiliyor ve mutluluğunu istemiyor. Salih’in annesi de aynı şekilde Salih ile Fidan arasındaki ilişkiden dolayı mutlu olacağına enteresan bir kıskançlığa giriyor. Aslında belki de başka bir filme daha derin konu olabilecek derecede doğru bir saptama insan doğasına dair.

Filmde doğu ve batı resmi de çiziliyor, daha doğrusu batının içinde doğu algısının altı çiziliyor. Bazı önyargıları da çok göze sokmadan konumlandırıyor hikayede…  “Pire ondan mı geçti, siz Kürt müsünüz, biz çobanız” gibi bazı diyaloglar yeterli göndermeler olarak yerini almış kanımca…

Bir ilk film olarak ve yaşadığımız gerçeklere odaklanan, derdi olan bir yapım olarak, en başarılı kısmı ise oyuncu seçimi olan bu filme bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Serhat Yiğit, Hülya Böceklioğlu, yakın zamanda kaybettiğimiz Recep Yener gerçekten performanslarıyla filmi başka bir yere taşıyorlar. Elbette hem senaryoda hem sinematografide çok daha başarılı bir çizgiyle bu hikaye daha sağlam bir yapıya kavuşabilirdi ancak Çağıl Nurhak Aydoğdu ümit veren bir genç yönetmen bana göre, diğer işlerini de takip etmeye devam edeceğim şahsen.

Not: Bu yazı, filmin vizyon haftasında populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır.

Kor

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanından bazı esintilerle çektiğini söylediği 2012 yapımı Yeraltı filmi, Demirkubuz’un belki de en olgun çalışmalarından biriydi filmografisinde. C-Blok’tan itibaren diyalogları ve hikayesi hep çok derin, görsel anlamda ise vasat bir sinematografiyi yeterli bulduğu filmler çekti Demirkubuz. Örneğin Masumiyet ve Kader, uzun mu uzun diyalogları ile kült oldular diyebiliriz.

Her ne kadar sürekli Nuri Bilge Ceylan’la kıyaslansa da yaptığı işler, (hem aynı dönemin yönetmenleri olarak, hem şimdi görüşmeseler de eski dost olmalarından, hem de benzer varoluşsal kaygıları sinemalarına konu etmelerinden), şu fark hep barizdi, Ceylan fotoğrafçılığının da artısıyla fazlasıyla doyurucu sinematografiye sahip olan filmlerine minimal sinemanın olmazsa olmazı uzun ve hareketsiz, diyalogsuz planlar ekliyordu, karakter açılımlarını ve diyalogları özlüyorduk açıkçası filmlerinde. (Yönetmenin bunu kırdığı film Kış Uykusu oldu ve diyaloga da doyduk sonunda.) Demirkubuz ise görselliği çok fazla umursamayıp, gerekli atmosferi sağladıktan sonra esas gücü diyaloglara ve meselesine veriyordu hep ve filmografisini takip eden izleyiciler olarak bu kez de her yeni filminde gelişmiş bir görsellik arıyorduk ister istemez. Yeraltı, kanımca en stilize işidir yönetmenin. Atmosferi yaratmak adına daha bir titizlenmiş olduğu anlaşılır her sahnede. Oyunculuklar, konu ve diyaloglar zaten yerli yerinde ve etkileyicidir. Şahsen Demirkubuz’un en sevdiğim filmidir.

Geçtiğimiz sene Bulantı girdi vizyona. Başrolü kendi oynadığı film, yine aynı temalar kullanılıyor, varoluşsal insan kaygıları anlatılıyor diye eleştiri yağmuruna tutuldu. Şahsen işim gereği her ne kadar filmleri “yönetmen filmleri” anlamında takip etmek durumunda kalsam da, her bir filme, birey gibi yaklaşır, diğer filmlerden, hatta yönetmenlerinden ayırmaya çalışırım ve şuna odaklanırım: safi bu film bende ne gibi duygular uyandırıyor? Bana bir şey anlatıyor mu, izlerken beni motive ediyor mu, kışkırtıyor mu, içine girebiliyor muyum, tutarlı mı, görsel olarak nasıl, hikayenin akışı nasıl vs… Bulantı bana çok farklı şeyler anlattı insan doğasıyla ilgili, görsel olarak Yeraltı’ndan daha aşağıda bir yerlere konumlanmıştı fakat hikaye öyle ağırdı ki, görsellikle ilgili bir şikayetim olamadan yedim yuttum filmi ve üzerine de düşündüm. 

Gelelim Kor’a. Önce eleştirileri görmek zorunda kalıp sonra izleyebildim filmi ve şahsen yine aynı noktada kaldım. Evet, Demirkubuz, sinema yapmak açısından bakıldığında, teknik olarak, görsel olarak kendimi, filmlerimi geliştireyim, renkle oynayayım, yeni açılar deneyeyim, farklı atmosferler kurgulayayım, kalıbımın dışına çıkayım, insanları şaşırtayım, deneysel bir durum yaratayım derdinde bir yönetmen değil. Fakat bana göre olmak zorunda da değil. Eğer her filminde aynı hikayeyi evirip çevirip başka şekillerde anlatıyor olsaydı itirazlarım olabilirdi. Fakat her seferinde bambaşka evrenler kurup, bambaşka kişiler yaratıp, farklı hikaye ve yaşam örneklerinin içinde sadece benzer “tema” olarak insanoğlunun psikolojik yapısı, bunun çevreye yansıması, kişinin bencilliği, bazen zorunlu bazen de kişisel ikiyüzlülüğü, narsisizmi ve bunun gibi insan doğasının binlerce katmanının toplumda nasıl hayat bulduğunu incelemesi bende kendini tekrar eden bir yönetmen algısı yaratmıyor. Aksine Türk sinemasında psikolojik konuların az işleniyor olması ve karakter çözümlemeleri, senaryo gibi konularda sınıfta kaldığımız gerçeği varken ortada, beni çok besliyor Demirkubuz sineması doğrusu.

 

Kor’da, birlikte de anıldığı üzere bir “Üç Maymun” meselesi var. İşleri iyi gitmediği için Romanya’ya kaçarak karısını ve hasta çocuğunu yalnız bırakan, orada da hapse düşen bir adam, geri döndüğünde çocuğunun önemli bir ameliyat geçirdiğini öğrenir ve bunun nasıl ödendiğini sorgularken karısıyla ve patronuyla ilgili gerçeklerle yüzleşir. Caner Cindoruk, Taner Birsel ve Aslıhan Gürbüz muhteşem oyunculuklar sergilemişler. Filmde bir türlü patlamak bilmeyen gerçeğin yarattığı usul gerginlik izleyiciyi aktif tutuyor. Aslında daha çok konuşturabilirmiş karakterlerini, daha ağır yüzleşmeler yaşanabilirmiş. Bu kez “sigara içerek pencereden dışarı bakma” sahneleri çok gereksiz uzamış, filmin sonu da yine gereksiz uzun diye düşünüyorum, bir türlü nasıl bir sonuca bağlayacağına karar verememiş ve sonra kesmeye de niyetlenmemiş sanki Demirkubuz bazı sahneleri. Bu da film boyunca bir izleyici olarak yaşadığımız o aktif izleme dürtüsünü düşürüyor sonlara doğru ne yazık ki.

Son tahlilde geçim derdinin, sağlık problemleri gibi yaşamsal sorunların ve bin bela okunası kapitalist düzenin insanoğlunun iç dünyasını zedeleyişini, insan denen bu denli karmaşık ve güçlü varlığı düşürdüğü durumları çok tutarlı ve olgun bir şekilde resmetmiş yönetmen.

Not: Bu yazı filmin vizyon haftasında populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır.