Yarım Kalan Mucize Film Ekibiyle Söyleşi!

20. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nin yarışmalı bölümünde yer alan, yönetmenliğini Biket İlhan’ın, senaristliğini ve başrolünü ise Nihan Belgin’in üstlendiği Yarım Kalan Mucize, ülkemiz toplumsal tarihinin en önemli adımlarından biri olan köy enstitülerini konu alıyor. Geçtiğimiz hafta vizyona giren filmin ekibiyle festival sırasında söyleşmiştim:

Filminizde köy enstitülerini ele alıyorsunuz,  1940’lı yılları, Anadolu’yu ele alıyorsunuz, senaryo sanırım size ait Nihan Hanım, bu konuyu ele almak, filmleştirmek fikri nereden çıktı, ne zaman başladı, biraz anlatır mısınız?

Nihan BelginAslında fikir bize diğer senarist arkadaşımız Piraye Şengel tarafından geldi. Onun annesi Nahide Hanım köy enstitülü… Başrolde ki kadın kahramanın ismi de bu yüzden Nahide oldu. Bize köy enstitüleriyle ilgili yaşadıklarını anlattılar, fotoğraflar gösterdiler, biz de bu konu bir şekilde film haline gelmeli diye düşündük, bir yandan da üstü kapatılan şeyleri yeniden hatırlatmak istedik.

Bu arada oyuncu seçimleri nasıl oldu, başrolde sizi izliyoruz Nihan Hanım, çevreniz ise tanınmış oyuncularla dolu, Dolunay Soysert, Yetkin Dikinciler, Ayten Uncuoğlu… Başrolü sizin oynamanız vs tüm bu seçimler nasıl oldu?
Nihan Belgin: Başrolü benim oynayacağımı ben senaryoyu yazdıktan sonra öğrendim, heyecan verici bir süreç oldu. Hem yapım, hem senaryo, zor bir süreçti ama bana çok yardım eden insanlar oldu sette, ben de rolüme sarılmaya çalıştım. Ne kadar başarabildik bilmiyorum ama elimden geleni yapmaya çalıştım.
Biket İlhan: Dolunay (Soysert) ve Yetkin (Dikinciler) zaten benim oyuncularım biliyorsunuz, bir önceki filmden de… Sinan Tuzcu aynı şekilde. Yeni oyuncular da eklendi, onlarla da devam etmeyi düşünüyorum. Şencan Güleryüz, Ayten Uncuoğlu, Necmettin Çobanoğlu, Aslı İçözü, hepsi çok heyecanla katıldı, bu da bizi çok mutlu etti.

Çekimler Beykoz dışında nerede gerçekleşti?

Nihan Belgin: Şile’nin köylerinde de çalıştık.

Anadolu’nun o yeşil, güzel doğasını orada mı yakaladınız?

Nihan Belgin: Evet sanırım yakalamayı başardık.

Biket İlhan: Evet, Şile’nin köyleri çok “Anadolu” gerçekten.

Biket Hanım, dönem filmleri çekmeyi seviyorsunuz?

Biket İlhan: Evet seviyorum, gözümü açtım kendimi böyle filmlerin içinde buldum diyebilirim. Feyzi Tuna’ya asistanlık yaptım yıllarca. 13 ay süren bir dizi çalışmamız vardı, TRT’ye 11 bölüm, 3 İstanbul’u çektik, 35 mm çektik, 1 yıldan fazla, dönem filmi içinde asistan olarak çalışma fırsatı buldum. Bir de yakın dönemimize bakmak, geçmişe bakmak, önemli geliyor bana.

Sorumluluk duygusu gibi mi?

Biket İlhan: Evet yapımda bu var sanırım. O yüzden, bütün bunları da küçük bütçelerle yapıyoruz ama oyuncularım destek oluyor, yakın dostlarımız el veriyorlar.

Daha büyük bütçeler olsa daha farklı olurdu diyorsunuz?

Biket İlhan: Gayet tabii, olmaz olur mu, teknik açıdan, her açıdan. Kısıtlı zaman var, şunu bir de şöyle yapsaydım şansınız olamıyor vs. Ama imkanlarımız içinde kotarıyoruz. Eleştirmek kolay ama yaşanan zorlukları kimse bilmiyor. Olsun, önemli olan şu; amacım buydu, bunu da gerçekleştirdim diye düşünüyorum.

Röportajı devamı için Beyazperde…

 

Yarım Kalan Mucize

Geçtiğimiz sene vizyona Toprağın Çocukları adında bir ilk film girmişti. Ali Adnan Özgür’ün ilk uzun metraj filmi olan proje, köy enstitülerini konu alıyordu. Film kurmaca bir öyküye sahip olsa da, yaşanmış olayları aktardığından belgeselvari bir anlatım tarzı da içeriyordu. Köy enstitüleri ile ilgili daha önce çekilmiş bazı belgeseller mevcut aslında fakat son dönemde vizyona giren, seyirciyle buluşabilen kurmaca filmlerde bu konuyu işleyen olmamıştı. Filmdeki dış sesin de etkisiyle, bu yapımın konuya didaktik yaklaşımı rahatsız edici olsa da, iyinin-kötünün çok kesin çizgilerle ayrılması inandırıcı gelmese de, okul içinde yapılan çekimlerde ve özellikle öğrenciler arasındaki diyaloglarda hafif bir müsamere havası olsa da, konunun önemi ve tarihimize dayalı içerdiği gerçek bilgiler sebebiyle, özellikle de bir ilk film olarak değerli bulmuştum Toprağın Çocukları’nı.  Kendileri de verdikleri röportajlarda, sanat kaygılı bir film çekmekten ziyade, amacı olan, mesaj kaygılı bir proje oluşturduklarını açık ve net olarak ifade etmekteydiler.
2013’te Adana Altın Koza’da yarışan filmlerden biri ise deneyimli yönetmen Biket İlhan’ın Yarım Kalan Mucize adlı filmiydi ve bu filmin de köy enstitülerini konu aldığını duymuştuk. Biket İlhan’ın kızı Nihan Belgin, filmin senaristlerinden ve yapımcılarından biri, aynı zamanda başrol oyuncusu olarak yer alıyor filmde. Kadroda aynı zamanda Yetkin Dikinciler,Dolunay SoysertAyten UncuoğluSinan Tuzcu gibi isimler var. Adana’da filmi izlememin ardından röportaj yapma fırsatı buldum ekiple (buradan okuyabilirsiniz). Aslında Ali Adnan Özgür ile tesadüfen benzer dönemlerde bu konuya odaklanıyorlar ve benzer dönemlerde çekimleri devam ediyor ama Toprağın Çocukları daha erken tamamlanıyor ve vizyona giriyor. Köy enstitüleri odaklı oluşu dışında yapısal olarak da benzerlikler taşıyor aslında iki film. Toprağın Çocukları da farklı bir mekanda başlıyordu, bir çatışma ile açılıyordu ve o hikaye, enstitüye yönleniyor, orada devam ediyordu. Yarım Kalan Mucize’de de hikaye bir çatışma ile açılıyor, bu sefer de köy yerinde, bir ailenin ve bir genç kızın yaşadıklarıyla… Nahide, 18 yaşlarında köylü bir kızdır ve babası yaşında bir toprak ağasıyla evlendirilmek istenen en yakın arkadaşı intihar edip ölünce bundan çok etkilenir, kendisinin de başına eninde sonunda bu gelecektir. Ailesine evlenmek istemediğini, okumak istediğini söylediğinde babası karşı çıkar. Feodal düzende kadının eğitilmesine yer yoktur, gencecik kızlar zengin derebeyleriyle evlendirilmekte, bu “cahil” düzen böyle gitmektedir. Nahide’nin ilkokul öğretmeni ise olayların farkındadır, Köy Enstitüsü yeni açılmıştır ve kız öğrencileri de kabul etmektedir, öğretmeni Nahide’ye yardım eder ve onu Köy Enstitüsü’ne gönderir. Nahide’nin hayatı köklü bir şekilde değişecektir ama zorluklar da peşini bırakmaz.

Toprağın Çocukları’nda da enstitüye sığınan bir genç kız vardı, orada da enstitünün cehalete, aşiretçilik, ağalık gibi sistemlere karşı savaşı vardı, onlara eğitimle cevap veriş vardı, bu filmde de aynı konu başka bir hikayeyle işleniyor. Bu filmde de amaç “net birşeyler söylemek” aslında, Atatürk’ün bakış açısını hatırlatmak, eğitimin öneminin altını çizmek, zamanında yaşanan bu radikal değişimi hatırlatmak, bilmeyenlere anlatmak, aslında yıl 2014’e gelmişken, hala eğitim problemleri yaşadığımızı, hala kızlarımızın köylerde okula gidemediğini, çoğu bölgemizde o feodal yapının değişmediğini düşündürtmenin de bir yolu… Yani aslında bu projede de sinema açısından bir iddia yok. Sinema aracını kullanarak, yaşanmış olayları da katarak, gelecek nesillere mesaj verme kaygısıyla çekilmiş bir filmle karşı karşıyayız. Burada elbette, bu amaçlanmış olsa da sinemasal açıdan neden daha etkileyici bir dramatik yapı olmasın, neden bu amaç bu kadar belirgin olacağına daha alt metinlerde kalmasın gibi bir eleştirimiz olabilir. Ya da keşke Toprağın Çocukları’ndan çok farklı bir bakış açısıyla çekilmiş bir köy enstitüleri konulu film olsa imiş ve karşılaştırma fırsatımız olsaymış şu anda, ama maalesef benzerlikler üzerinden gidebiliyoruz… Türkiye’de Hababam Sınıfı gibi mizahi ve eleştirel bir yaklaşım dışında eğitimi ve sorunlarını konu alan çok fazla film çekilmedi, İki Dil Bir Bavul’u sayabiliriz yakın dönemde belki. Sanırım bir dönem filmi de olsa, memleket meselelerini de dert edinse kendine, aracımız sinema olduğunda, hikayenin perdeye yansıyan “sinema” yönünün daha çok ağır basmasını ve seyirciyi içine çekmesini bekliyoruz, ayrıca seyirci olarak bize ne düşünmemiz gerektiğini bu kadar dayatmasını değil, kendiliğimizden bazı sonuçlara varabileceğimize güvenmesini bekliyoruz,bu yüzden de epey mesafeli kalıyoruz bu filme karşı seyirci olarak.

Şahsen köy enstitüleri ile ilgili fazla bilgim yokken bu iki film ve röportajları sonrası araştırmalar, okumalar yaparak öğrendiklerim beni çok etkilemişti. Ta 1940’lı yıllarda oluşturulan bu eğitim sisteminin, kendine güvenen, el becerileri olan, doğayı tanıyan, sanatla ve dünyadaki tüm gelişmelerle içiçe olan, yenilikçi ve birey olabilmiş gençler yetiştiriyor olabilmesi, neredeyse ütopik bir durum ve şimdilerde de özlenen bir tablo. Bu sebepten bu filmi değerli buluyorum, bu filmi vizyonda yakalayıp izleyen ve benim gibi neymiş ne değilmiş diye araştıranlar olabilir. Ve umarım ilerde biz de seyirciyi içine daha çok çekebilen, dramatik örgüsü daha sağlam, alt metinleri daha yoruma ve okumaya açık, yaşananlara farklı bir bakış açısı getirebilecek memleket filmleri çekeriz, bu gibi filmler öncü olsun, yol göstersin…

Tamam mıyız?

İki sene sonra yeni filmiyle karşı karşıyayız yönetmen/senarist Çağan Irmak’ın. O, Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden. Durduğu yer de farklı aslında, hem bir “auteur yönetmen” olarak belirli bir kabul görmüşlüğü var, hem de takipçisi olduğu sinema seyircisi her kesimden; entelektüel olsun olmasın, sinefil olsun olmasın, çoğu sinema izleyicisi beğeniyor yaptığı dizileri, sinema filmlerini. Popüler işlere imza atıyor, fakat bu kesinlikle içi boş bir popülarite değil, sinemasal açıdan başarılı, derinlikli, değerli filmler üretiyor. Hikaye kurma yeteneği çok sağlam özellikle Irmak’ın, izleyiciyi, yaşamdaki hangi konularla ve kişilerarası hangi diyaloglarla filmine çekeceğini çok iyi bilen bir senarist. Adeta bu işin bir matematiği var ve Irmak bu matematiği, bu sırrı çok iyi çözmüş vaziyette. Bu yüzden de sinema izleyicisi merakla bekliyor hep bir sonraki filmini Irmak’ın, bu reddedilemez bir gerçek.

Irmak en son Dedemin İnsanları adlı filmiyle buluşmuştu izleyici ile. Kendi yaşadıklarından, çocukluğundan faydalanmıştı. Kişisel gibi gözükse de aslında 1. Dünya Savaşı sonrası yaşanan mübadeleyi, göçmenlerin karşılaştıkları acımasız şartları, yani toplumsal bir meseleyi hikayeleştirmişti yönetmen. Irmak’ın sinematografisine baktığımızda bireysel yaşanmışlıklar, yani küçük hikayeler de görebiliyoruz, toplumsal ve büyük meseleler de…

Tamam mıyız? adlı son filminde genelde Çağan Irmak filmlerinde görmeye aşina  olduğumuz isimler yok, yepyeni, taze bir oyuncu kadrosu var. Baş kahramanımız Temmuz (Deniz Celiloğlu), bir heykeltraş ve çizer, Cihangir’de salaş ama kişilikli bir evde, köpeği Prenses ile yaşayan bir karakter. Kız arkadaşı Beste (Aslı Enver) ile buluşup işten, hayattan filan konuşuyorlar, fakat Beste onun sadece yakın arkadaşı. Temmuz daha sonra birisiyle telefonda konuşup, bir e-posta okuyor ve sevgilisi tarafından terkedildiğini anlıyoruz, sevgilisini hiç görmüyoruz ama karşı tarafın sesinden anlıyoruz ki Temmuz gay’dir. Daha sonra öğreniyoruz; aslında çok zengin bir ailenin oğlu olan Temmuz, gay olduğu için babasından tokat yemiş ve kabul görmemiş, bu yüzden ailesiyle yollarını ayırarak tek başına yaşamaya başlamış fakat annesi  (Sumru Yavrucuk) ona her zaman destek. Arkadaş gibiler. Ne var ki Temmuz’un özgürlüğüne düşkün, duygularını fazlaca dışarda yaşayan, hassas, renkli ve farklı bir karakter olması annesini de zorluyor. “Biraz görme herşeyi, herşeyden bu kadar etkilenme” diyor ama aslında bunlar tam da Temmuz’u Temmuz yapan özellikler ve Temmuz’un da bu özelliklerini bastırmaya hiç mi hiç niyeti yok. Ağlayacak, üzülecek, ama kendi olacak hep Temmuz! Ne mutlu ona…

Temmuz bir rüya görüyor bir süredir, daha önce hiç görmediği bir yüz ona birşeyler anlatıyor. Bu yüzün sahibini bir gün parkta görüyor, İhsan o; kolları ve bacakları olmayan, tekerlekli sandalyeye mahkum gencecik bir insan. Annesi (Zuhal Gencer Erkaya) onu gezdirirken Temmuz rüyasında İhsan’ı (Aras Bulut İynemli) görmüş olmanın verdiği şokla hızlıca beyaz bir yalan uydurup onlarla tanışıyor ve hayatlarına giriyor. Kısa bir süre sonra birbirlerinin eksiklerini tamamlayan can oluyorlar birbirlerine, adeta abi-kardeş oluyor İhsan ve Temmuz.

2001 yılında evden işe, işten eve vapurla seyahat ederken Kinyas ve Kayra kitabını almış, o kalın kitabı su içer gibi, nefes gibi içime çekerek hızla okumuş ve uzun süre okuduklarımı sindirememiştim. 12 senedir başucumda durur, ara ara okurum. Irmak da Kinyas ve Kayra’dan çok etkilenerek hem filmin içine somut olarak katmış kitabı, hem de aslında etkilerini senaryosuna harmanlamış. Kinyas ve Kayra’da da iki kan kardeşi takip ederiz. Orada da bir yitiriş ve yeniden diriliş vardır. O da varoluşçu bir hikayedir. Orada da ölüm ve yaşam içiçedir, ölümü ne kadar isterlerse aslında hayata tutunmaya o kadar açlardır, ne kadar yaşamak isteseler o kadar ölüm gelir akıllarına. İki kişinin hayattaki zorluklarda birbirine bu denli “derman” olmaları, birbirlerini tamamlayabilmeleri çok etkilemiş belli ki Irmak’ı, fakat kendi kırılgan, hassas, naif yapısından kaynaklandığını düşündüğüm sebeple, benzer bir tamamlanma hikayesini, Hakan Günday gibi agresif, sert ve gerçekçi bir üslupla değil, tam tersine aşırı derecede naif, tertemiz, pamuklar içinde, masalsı bir üslupla anlatmayı tercih etmiş. Masalsılığı, eski filmlerinden Prensesin Uykusu’nu çağrıştırıyor hatta kimi yerde…

Filmdeki tüm karakterler o kadar iyi insanlar ki, o kadar sevgi dolular, o kadar yaşama tutunmuş durumdalar ki… Tek bir kötü karakter var, İhsan’ın babası (Gürkan Uygun), o da aslında şartları, ya da diyebiliriz ki cehaleti sebebiyle böyle olması anlaşılır bir karakter olabilecekken, diğer karakterler o kadar “melek”ler ki, onun “kötü”lüğü inanılmaz derecede göze batıyor, sanki bir canavarmış gibi geliyor insana, iyilik ve kötülük öyle ayrıştırılmış durumda ki… İşin en zorlama kısmı ise kötülüğün iyiliğe sızmaya çalıştığı noktada bunu engellemek için bulunan yapay yollar. Temmuz’un maddi manevi güçlü ama melek annesi adeta bir mafya edasıyla geri püskürtüyor kötülüğü oğlunun etrafından. Yani bir çatışma varolacakken anında çözüme kavuşuyor, çok yapay şekilde…

Beni esas düşündüren ve hafif rahatsız eden kısım ise iki ailenin arasındaki sınıf farkının yarattığı;yaratacakken yine geri püskürtüldüğü çatışma/çatışamama bölümü oldu. Oğlunun mutluluğu için herşeyi yapacak olan her yönden güçlü anne Nilgün, oğlu Temmuz ile İhsan’ın arasındaki hikayeyi dinleyince duruma hemen bir çözüm bulur, Temmuz ile İhsan birlikte yaşayacaklardır, Nilgün onlara bir bakıcı tutacaktır (ki işin zor kısmıyla da Temmuz ilgilenmesin) ayrıca Nilgün’ün devasa evinde yardıma ihtiyacı vardır, İhsan’ın saf bir Anadolu kadını olan annesi kocasını terkedecek ve Nilgün’lerin evinde yardımcı olarak çalışacaktır. Bu teklifi ilk duyduğunda mutlu olmayan sadece İhsan’dır ve bana soracak olursanız haklıdır. Ben o an Temmuz’un,  evine sevimli köpeği Prenses gibi yeni bir canlı alıyormuş da annesiyle bunu konuşuyormuş gibi olan tavrından rahatsız oldum. Üstelik Temmuz’un eski sevgilisinin ayrılık mektubunda Temmuz’un karakterine bir eleştiri vardı, Temmuz kendi hayallerinin peşinden giderken yanındakini unutabilecek kadar ayakları yerden kesiliyordu sıklıkla, sanki bir an için İhsan’a da aynı şeyi yapıyor gibiydi ve orada İhsan’ın Temmuz’dan nefret bile edebileceğini  düşündüm. Fakat bu çatışmayı da tatlıya bağlamak isteyen Irmak, aklımıza gelen tüm bu soruları Temmuz’un ağzından İhsan’a sorarak, “hadi ama, gurur mu yapıyorsun, zenginlik fakirlik edebiyatına mı giriyorsun, fikrim sorulmadı mı diyorsun, yapma allahaşkına” diyerek geçiştiriyor, İhsan ise “hayır, tek derdim, ya ilerde benden sıkılırsan, hayatında olmamdan zorlanırsan, bundan korkuyorum” diyor ve konu kapanıyor.

Film ilginç ve etkileyici sayılacak bir buluşla, ve bu buluş sayesinde iki karakterin de hayata tutunmaya karar verişiyle, yani umutla bitiyor. Dediğim gibi Irmak’ın filmi umutla bitirmek isteyişi tüm süreç boyunca belli oluyor zaten yoldaki tüm engellerin bir bir bertaraf olmasıyla… Fakat bu da filmin sonunda izleyicide, “eee?” duygusu yaratıyor açıkçası. Sanki Irmak güzel, umut aşılayan bir fikir bulmuş, bunu anlatmak için  çok güzel semboller kullanmış, çok güzel estetik kaygılar gütmüş (rüya sahneleri, heykel metaforu…) ve orada kalmış, sonunu getirememiş gibi. Bir fotoğraf çekmiş gibi adeta Irmak, bir resim yapmış gibi…

Tamam mıyız?’da ötekileştirilmiş kimliklerin öne çıkartılmış olması değerli, özellikle engellileri yok sayışımız, acıyarak bakışımız, onları kabullenemeyen, unutan tavrımıza bir tokat! Gay olduğunu satır aralarından öğrendiğimiz Temmuz’un ise filmde asıl öne çıkan gerçekliği bir erkek olarak erkeklerden hoşlanıyor olması değil ve bu da karaktere ayrı bir derinlik katmış, Temmuz, ben hep farklı oldum, farklı hissettim, kendime ait bir dünyam oldu diyor, kendisini olduğu gibi kabul edebilmesi, kendi dünyasına tutunup zaman zaman gerçek dünyadan kopacak kadar buna sıkı sarılması aslında hayranlık uyandırıcı.  Çok katmanlı bir karakter yaratmış Irmak bu anlamda. Bir röportajda Çağan Irmak, özellikle Gezi olaylarında gençlerin kendilerini artık oldukları gibi ortaya koymalarından çok etkilendiğini, bunun da ona ilham verdiğini söylemişti. Zaten Temmuz’u kısacık bir karede, Gezi olayları zamanındaki LGBT yürüyüşünün içinde görüyoruz. Yine bir röportajda Deniz Celiloğlu’nun söylediğine ise kesinlikle katılıyorum, aslında hepimizin içinde bir Temmuz var ama biz bazı sebeplerle karşılaşamayabiliyoruz onunla, bastırmak zorunda kalabiliyoruz, Temmuz “ben olma” duygusunu asla bastırmayan bir karakter olarak çok doğal ve çok hayat dolu!

Çağan Irmak müziği önemseyen bir yönetmen, dinlediği ve beğendiği parçaları filmine bol bol katmayı seven bir yönetmen, bu filminde de dilimize pelesenk olacak birkaç parça var: Fikret Kızılok’tan Düşler, Aytekin Ataş’tan Söylenmemiş, Jason Mraz’dan Life Is Wonderful, ve Sıla’dan yanlış bilmiyorsam bu film için özel yapılmış bir beste Tamam mıyız. Filmin dokusunu oluşturan, güzel seçimler…

Çağan Irmak sinemasını seviyorum fakat sanırım şu naif, masalsı duygudan biraz sıkıldım, Mustafa Hakkında Herşey’in bizi ters köşeye yatırması gibi daha farklı, daha sert, daha gerçek bir film bekliyorum doğrusu ondan, yani tamam değiliz henüz sevgili Çağan, senden yeni ve daha çarpıcı hikayeler beklemeye devam!

Üç Yol

 

 

Bu sene Antalya Altın Portakal film gösterimlerinde yarışma dışı filmlerden biriydi Üç Yol, daha önce izlediğim Meryem’le aynı saate denk gelince, Üç Yol’ü izlemeye karar verdim. Daha sonra vizyona da girdi. Genç yönetmen Faysal Soysal’ın ilk uzun metraj filmi bu. Soysal aynı zamanda şiir, hikaye ve senaryo yazan, kısa filmler de çekmiş biri. Tıp ve eczacılık okurken, zamanının edebiyata, şiire, sinemaya yetmediğini farkederek eğitimini yarıda bırakıp İran’da sinema okumaya gitmiş, kendisini farklı disiplinlerle beslemiş, bana göre değişik ve değerli bir yönetmen var karşımızda. 2007 yılında Kayıp Zaman Düşleri isminde bir kısa film çekiyor, çeşitli kısa film festivallerinden ödülle dönüyor yönetmen. İlk uzun metraj filmi Üç Yol’a yapımcı bulamıyor, sadece TRT ortak yapımcı oluyor, kendisi de filmin yapımcısı olarak elini taşın altına koyuyor.

Üç Yol, tiyatral br sahneyle açılıyor, yönetmenin kendini özdeşleştirdiğini söylediği, şiir yazan Bünyamin (Nik Xhelilaj) karakterine ait bir rüya sahnesi bu, kısa da sürmüyor, bir süre filmin bu tiyatral havada gideceğini zannedip, sonra farkediyorsunuz rüya olduğunu. Filmde rüyaların yeri önemli zaten. İmgelerle dolu bir hikaye…

Filmin somut hikayesinden bahsetmemiz gerekirse, konu 90’lı yıllar Bosna Hersek’ine odaklanıyor ve aslında bu anlamda bir ilk olduğunu söyleyebiliriz sanırım Türkiye sinemasında. Bosna Savaşı, Srebrenitsa Katliamı, mezarlardan yıllar sonra çıkan kayıplar, izler, bu filmin odak noktasını oluşturuyor. Başkahramanımız Bünyamin çocukluğunda travmatik bir durum yaşıyor, abisine olan kıskançlığı yüzünden arkadaşının Malabadi Köprüsü’nden aşağı düşerek ölmesine sebep oluyor ve kendisini affedemiyor, oysa ki ağabeyi Yusuf (Turgay Aydın) onu affetmiştir, bu vicdan muhasebesi ona çok ağır geliyor, affedilmiş olmak ona daha ağır geliyor ve kendi kendini cezalandırıyor. Bünyamin Bosna’da toplu mezarlardan ceset çıkaran bir kuruluşta görevli, kendisini bu işe adıyor belki kaçmak için ama bu cesetler onu daha da kötü etkiliyor. Bu dönemde Mostar Köprüsü’nün üstünde, intihar etmeyi düşünen Zrinka (Kristina Krepela) isimli genç bir kadınla tanışıyor. (Malabadi Köprüsü, Mostar köprüsünün ikizi olarak kabul edilir.) Savaşta yakınlarını kaybetmiş, en yakın arkadaşına ise bu travmayı atlatmakta yardımcı olamamış ve intiharını durduramamış olmanın acısını yaşayan Zrinka ile Bünyamin’in arasında bir yakınlık oluşuyor ama iki yaralı insan bu aşkı doğru dürüst ortaya çıkaramıyorlar. Fakat Bünyamin, Zrinka’nın sayesinde geçmişiyle yüzleşmeye karar vererek ailesinin yanına, Hasankeyf’e gidiyor. Orada ise onu üzücü bir son bekliyor halbuki…

Fakat film dramatik kurgusu açısından bu anlattığımız şekilde, yani giriş, gelişme sonuç şekliyle ilerlemiyor elbet. Yönetmen bir yandan doğuda yaşanan bir aşk hikayesini şiirsel bir biçimde anlatıyor bize, bir yandan rüyalarda kullandığı imgelerle, örneğin kuyu ile, düşmeyi, kaybetmeyi yansıtmaya çalışıyor,  bir yandan konuyu Yusuf ile Züleyha mesnevisi ile birleştirerek tasavvufi bir anlam da katıyor öyküsüne. Üstelik, merkeze Yusuf’u değil Bünyamini alarak, burada psikolojik bir konuyu da değerlendirmiş oluyor, kıskançlık meselesinin üstünde duruyor, kötü kardeş olarak adlandırılan tarafı anlamaya, neden kötü olduğunu anlamaya çalışıyor, kıskançlığın neden meydana geldiğini anlamaya çalışıyor.

Bünyamin’in ailesinin yanına Hasankeyf’e dönüşünde izlediklerimiz de aslında kültürel değerlerimiz adına çok anlamlı. Zira Üç Yol, Hasankeyf’te çekilebilmiş son film, Mardin’e kadar uzanmakta olan o coğrafya maalesef artık yok. Yönetmen filminde Hasankeyf’in arka sokaklarına, hiç bilinmeyen yerlerine de kamerasını doğrultarak aslında Hasankeyf’in sadece kaleden, dere kenarından oluşmadığını da gösteriyor bize. Filmin bir kültürel boyutu da kullanılan diller üzerinden düşünülebilir: İngilizce, Boşnakça, Kürtçe ve Türkçe.

Bu denli geniş ve güzel coğrafyalarda çekilmiş bir filmin görüntü yönetimi de gerçekten çok başarılı. Bosna’dan Mardin’e tüm o mekanları siz de görmek isteyeceksiniz, lakin ne yazık ki Hasankeyf’li kısımları isteseniz de bir daha göremeyeceksiniz…Yine de belki hiçbirşey için geç değildir, zararın neresinden dönülse kardır, keşke bu film izlense ve Hasankeyf olduğu kadarıyla kurtarılabilse diye ümit ediyoruz elbet, belki yönetmenin de umudu budur…

Son derece değerli bulduğum bu filmle ilgili tek eleştirim, çok fazla konuyu ve çok fazla disiplini birarada anlatmaya çalışmasının izleyiciyi yoruyor olması. Bosna savaşı, kaybedilenler, mezarlar, Hasankeyf, şiir, psikoloji, imgeler, rüyalar, tasavvuf vs.. gibi baktığımızda gerçekten yorucu bir akış var. Bunun yönetmenin zengin dünyasının bir sonucu olduğunu biliyorum, etkilendiği tüm disiplinleri ilk uzun metraj filmine koymak istemiş besbelli. Üstelik yapımını kendisinin üstlendiği bir filmde bu kadar bonkör davranması ciddi bir risk ve cesaret. Fakat bundan sonraki işlerinde tüm etkilendiği disiplinleri birarada görmek yerine daha sadeleşmiş hikayeler izlemeyi tercih ederim şahsen. Şans verilmesi gereken filmlerden…

Öyle Sevdim ki Seni

İfakat adlı belgeselden sonra ilk kez uzun metraj bir kurmacaya imza atıyor Orhan Tekeoğlu. İzlemedim ama belgesel, Karadeniz’in köylerinde kadınların çektiklerine odaklanan bir yapımmış. Öyle Sevdim ki Seni’de ise yönetmen yine Karadeniz’de, bu kez, farklı versiyonlarının gerçekten de yaşandığını bildiğimiz bir öyküyü, Rus kadınların Karadeniz’e para kazanmak için gelip fuhuş yapmaya teşvik edilmesini, Karadenizli erkeklerin bu kadınlara kapılmasını ve Karadenizli kadınların da yuvalarının yıkılırken yaşadıklarını, bunlar yaşanırken meydana gelen önyargıları ve haksızlıkları konu almış.

Aynı konuyu ele alan başka bir Türk filmi izlemiştik geçen sene bu zamanlar: Elveda Katya. Yine Rus kadınlarının hep Nataşa olarak algılanması önyargısı ve Karadenizli erkeklerin düşüncesizce kendi ailelerini zedelemeleri konu alınıyordu. İki film de gerçek hikayelerden esinlenerek senaryolaştırılmış. Birbirini hatırlatan filmler ister istemez. Fakat şunu söylemeden geçmemek gerekir. Trabzon’un günümüzde termik santrallerle kaybedeceğimizden korktuğumuz o muhteşem doğası zaten bir film için çok avantajlı bir plato iken, maalesef görüntü yönetimi anlamında Öyle Sevdim ki Seni’nin çok başarılı bir iş çıkardığını söyleyemeceğim. Elveda Katya’da ise doğanın müthiş renklerine doyuyorduk başarılı planlar, doğru açılar ve seçimlerle… Teknik açıdan bir eleştirim de müzik ve ses anlamında olacak. Dramatik açıdan etkileyici müzikler seçilmiş olsa da bazı sahnelerde öyle yüksekti ki müzik, diyaloglar anlaşılmıyordu maalesef…

Öyle Sevdim ki Seni, Sovyetlerin dağılmasıyla, ailesinde de hastalıklarla cebelleşen ve paraya ihtiyaç duyan Olga’nın öğretmen olup para kazanmak amacıyla Trabzon’a gelişini ve bir andaa kendini fuhuş batağında buluşunu gösteriyor bize. Karadenizli, dürüst ve mert Cemal ise onu bu bataktan kurtarmak için kendini tehlikeye atıyor. Olga’yı sahipleniyor ve ustasının evinde saklıyor. Karısına bağlı, işinde gücünde bir adamken tutuluveriyor Olga’ya zaman geçtikçe. Bu bir aşk hikayesine dönüşüyor ama ortada dürüstlük olmadığı için herşey bozuluveriyor. Olga’yı canlandıran Alma Tersic’in başarılı bir performans sergilediğini belirtelim.

Film, bahsettiğimiz aşk hikayesine odaklansa da, Olga’nın dedesinin 1900’lü yıllarda Trabzon’da bir taş ustası olması, Olga’nın biraz da dedesinin izinin peşine düşmesi, Trabzon’un yüzyıllar önce sahip olduğu opera binasının yok edilişi, Karadeniz toprağına ayak basan her Rus kadının fahişe olması önyargısı, çilekeş, çalışkan, özverili Karadeniz kadınının yaşadıkları gibi çok farklı konulara değinmeye çalışarak, duyarlı bir tablo çizmekte, sağlam bir altyapı oluşturmaya çalışmakta. Fakat Olga ile Cemal’in aşkının anlamsız derecede hızlı gelişmesi, Cemal’in  Olga’yı henüz üç gündür sakladığını bildiğimiz eve daha iki kere gelmişken ustasının onu : sen buraya çok fazla gelmeye başladın, hayırdır, kıza kapılma sakın diye uyarması ve bunun gibi inandırıcı olmayan replikler, filmin son yirmi dakikasında ise nedense baştaki inandırıcılığın hepten son bulması, oyunculukların, repliklerin komiklik derecesinde yapaylığı (Cemal’in arkadaşına vur beni, öldür beni dediği sahne özellikle) filmin kalitesini bir anda düşüren unsurlar oldu ne yazık ki. Film bittiğinde insanın aklında kalan şu oluyor: “bilinen bir hikayenin klişe anlatımı” …

Not: Galasında izleme fırsatı buldum Öyle Sevdim Ki Seni adlı filmi. İlk kez bir filmin galasında sponsor plaket sunumuna denk geldim. Sponsorlara teşekkürler yaklaşık 20 dakika sürdü, plaket merasimi ise yaklaşık 10 dakika. Elbette bir sinema filminin meydana gelmesi kolay değil, bütçe en önemli konu. Ve sponsorluklar bu anlamda değerli fakat bir filmin sunumunda bunun öne çıkarılması, filmin bir “proje” oluşunun çok fazla altının çizilmesi, bana göre doğru bir strateji değil. Her sinema filmi bir proje olarak değerlendirilebilir ama izleyici bunu hissetmek istemez, filme kendini bir sanat eseri olarak kaptırmak ister, yaklaşık 25-30 dakikalık böyle bir sunum filme önyargılarla bakılmasını da doğurabilir ki, neden böyle olsun…

 

 

Arkadaşım Max

Televizyon sinemayı sinema televizyonu besler nicedir, biliriz. Bu kez televizyonda yer alan bir yarışma/show’un içinde katılımcı bir çok insanı altederek birinci olmuş bir köpek, bir sinema filminin başkahramanı: Arkadaşım Max.

Border Collie cinsi Max çok zeki bir köpek, eğitmeninden aldığı komutları harfiyen yerine getiriyor, çok da sevimli. Zeki ve sevimli bir köpek sinema için bulunmaz nimet, nice örnekleri vardır, K-9, Lassie, Hooch ilk akla gelen örnekler… Bizim sinemamızda Tarkan’ın köpeği Kurt geliyor aklıma. Bir de dizimizin birinde akıllı, eğitimli bir maymunumuz vardı sevimli hayvanları düşünecek olursak. Max ülkemizdeki böyle bir boşluğu kapattı diyebiliriz, artık bizim de zeki, sevimli hayvan başrollü çocuk filmimiz var.

Filmde çok sevimli bulduğum bir tiyatro sanatçımız var, bu filme ve role de çok yakışmış: Ani İpekkaya. Hikayeye göre Max onun canlandırdığı Aliye Hanım’ın çok sevgili köpeği. Aliye Hanım Bozcaada’da yaşıyor, oranın en önemli gelir kaynağı olan zeytin fabrikası kendisine ait. Gönlü zengin, karakterli bir kişi Aliye Hanım fakat yeğeni Burhan maalesef kendisi gibi karakterli biri değildir, aksine paragöz, fırsatçı, olgunlaşmamış bir tiptir. Aliye Hanım’ın mirasına göz koyan Burhan (Burçin Bildik) ve kokoş karısı Şermin (Hande Katipoğlu) türlü entrikalarla mirası ele geçirmek ister, Aliye Hanım’ı kaçırır ve kasayı keşfeder ama kasanın anahtarını yutan akıllı Max, fellik fellik kaçar. İşsizlik nedeniyle İstanbul’dan Bozcaada’ya göçen ve fabrikada işçi olan Özkan (Murat Akkoyunlu)’ın oğlu Deniz (Ataberk Mutlu) ise hiç arkadaş edinemediği için yalnız ve mutsuzken karşısına Max çıkar. Olaylar gelişir diyelim.

Film bir proje ve bu projeyi yönetmek için de Murat Şeker seçilmiş, bence iyi bir tercih, Şeker filmleri naif filmler olur genelde, romantik komedi ağırlıklıdır filmografisi, bu kez de bir naif, sevimli bir çocuk filmine imza atmış oldu. Şeker’in yönetmenliği teknik anlamda da her zaman temiz, derli toplu, yerindedir. Canlı renkler kullanır, eğlenceli bir hale sokar perdeye yansıyanı. Popüler işlerin varlığını ve başarısını reddetmez, bu yüzden filmlerine ağırlık katmak için zorlamalar eklemez, hafif, rahat izlenen, keyifli, masum filmlerdir onun filmleri, röportajlarında da her zaman samimiyetle ifade etmiştir bu duruşunu. Bu projeyi de hakkınca yönetmiştir bu açıdan bakarsak.

Dünya sinemasında, 3D animasyonlar olsun, masal uyarlamaları ya da çizgi filmler olsun, artık çocuklar hedef alınırken, onları sinemaya götüren anne babalar da önemseniyor, onların da izlediklerinden zevk alması, izlerken mizah anlayışlarının zorlanması gözetiliyor artık, alt metinler, göndermeler yapılıyor, belki çocuk o an çizilmiş olandan etkilenirken ebeveyni de duyduğundan bir espri kapsın, mutlu olsun diye. Ben bu film için de bunun gözetilmesini beklerdim açıkçası, tam da Max televizyondan çıkmış, çıkışı çocukla değil aslında hayvanseverlerle olmuş bir kahramanken. Bu filme hayvanseverler de gidecektir Max’ın marifetlerini görmek adına ama hayal kırıklığına uğrayacaklardır çünkü senaryo, konuşmalar, espriler tamamen çocuk hedefli. Çocukları ve ebeveynlerini ise gerçekten mutlu edecek, onları güzel, faydalı öğretilerle salonlardan çıkaracak bir film.

Yahşi Cazibe’deki rolüyle gönüllerde taht kuran ve şahsen izlerken “komiklikte cesur bir genç kadın oyuncumuz var ne mutlu ki” dediğim Hande Katipoğlu ise beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı, hem Yahşi Cazibe’deki karakterini devam ettirip üzerine hiçbirşey katmaması, hem de aşırı abartılı oyunculuğuyla… Belki kendisinden beklenen de tam buydu, Yahşi Cazibe’deki karakterin aynısı lazımdı Şermin’in içini doldurmak için ama keşke bu kadar göze sokulan bir karton karakter haline bürünmeseydi. Murat Akkoyunlu ve Ataberk Mutlu ise filmdeki favorilerim, oyunculuklarıyla filmi gerçekten daha da bir izlenir kıldılar, Ataberk gelecek vadeden aşırı sevimli bir çocuk oyuncu. Hedef kitlesi belli, masum bir çocuk filmi.

Devir

Nokta’yı yazarken de aynı şeyi söylemiştim, Derviş Zaim filmleri, Derviş Zaim’in kendisinden; yönetmenliğinden, kişiliğinden, önemsediği konulardan, hayattaki yolculuğundan uzak bir şekilde değerlendirilemez. “Auteur” yönetmenlerimizden olan Zaim, filmlerini, önemsediği konular hakkında çekip birer mektup gibi bizlere gönderiyor aslında.

Nokta’da, oldukça sembolik, neredeyse sürreal bir dünya kurarak anlatmıştı hikayesini bize. Gölgeler ve Suretler’de ise gerçek, yaşanmış bir konuyu (Kıbrıs meselesi) gene kurmaca bir hikayeyle fakat daha alışık olduğumuz bir sinema diliyle anlatmıştı. Adana Film Festivali’nde izleme fırsatı bulduğum Devir ise beni yine şaşırtmayı başardı.

Devir aslında bir köye kamerasını sokan, adeta bir belgesel. Ama aynı zamanda kurmaca bir hikayeye de sahip. Bu iki türün birbirine geçtiği bir filmden sözediyoruz, dolayısıyla benzerine çok fazla rastlamayacağınızı önceden belirteyim. Yönetmen geleneklerimizle, aynı zamanda da doğa-insan ilişkisiyle ilgili bir film yapmayı düşünürken karşısına şu yaşadığımız yıllarda hala geleneklerini sürdürmekte olan bir köyle ilgili bilgiler çıkar. Burdur’da olan bu köyde hala geleneksel çoban yarışması yapılagelmektedir. Çobanlar koyun sürüleriyle birlikte gölden geçmek için yarışırlar. Bu kapitalist ve modern dünyada hala bu geleneklerini büyük bir saflıkla devam ettiriyor olmaları ve teknolojik yeniliklerden faydalanarak düzenlerini bozmamaları Zaim’i çok etkiler ve hem bize bu gerçeği sinema yoluyla iletmek ister, hem de bu gerçeği olduğu gibi vermek yerine, “ya bu düzenlerini bozacak gelişmeler olsaydı, bir takım sebeplerle köylerinin doğal yapısı bozulmaya yüz tutsaydı” gibi bir sorudan yola çıkarak yazdığı senaryoyu bu gerçekliğe ekler ve bunun bütünü Devir’i oluşturur işte.

Derviş Zaim çok okuyan, çok araştıran, bilgili ve zeki bir insan herşeyden önce. Filmlerine, okuduğu, öğrendiği, ilgilendiği konulardan sanatsal, geleneksel, sembolik ve derin anlamlar katmayı tercih eden bir yönetmen. Nasıl daha önceki filmlerinde hat sanatı, ebru sanatı gibi bize ait geleneksel değerlerimize yer verdiyse, doğa-insan ilişkilerine odaklandığı bu enteresan filmine de Şamanizm ve eski Türk kültürüne ait bazı göndermeler katıyor. Örneğin filmde yeri olan “geyik”in Türk kültüründeki yeri ve anlamına, eski zamanlarda ölen bir hayvanın tüm kemiklerinin gömülmesi gerektiği ve eksik kemik varsa yerine tahta konması gerektiği gibi inanışlarımıza yaptığı göndermeler, filmin adının derin ve birden çok varolan anlamı, bunlar gizli, filmi her izleyenin yakalayamayacağı, ama biraz meraklı bir izleyicinin filmdeki bazı sembolleri araştırarak bile çok farklı yerlere varabileceği konular. Zaim de izleyicisini biraz meraklandırmayı, şaşırtmayı, belki filmden çıktığında birşeyler araştırmaya yöneltmeyi seven bir yönetmen bana sorarsanız, bu anlamda biraz “öğretir” bir yanı da var, ve şüphesiz sinemamıza bu da lazım. Filmde özellikle geyiğin olduğu çok estetik kareler mevcut, hele akılda kalıcı bir son kare var ki, filmi o öğretici belgesel havasından çıkartıp çok daha masalsı ve gizemli bir yere sürüklüyor.

Öz kültürümüzün her geçen gün daha çok yok edildiği, ağaçlarımızın, parklarımızın, kültürel mekanlarımızın tükenip yerine alışveriş merkezlerinin dikildiği bugünlerde, tek bir köye bile bakarak aslında kendimize ait ne çok değerimiz olduğunu göstermesi ve bunları korumanın önemini hatırlatması adına da anlamlı bir döneme denk geldi filmin vizyonu. Kaçırmayın derim.

Not: Yönetmenle Adana Altın Koza Film Festivali’nde Devir’le ilgili yapmış olduğum röportaj burada: http://www.beyazperde.com/dosyalar/sinema/dosya-50371/?tab=1

Gitme Baba

Sinema filmi, yaratıcılarının gayeleri doğrultusunda şekilden şekile girebilen bir oyuncak aslında. Amacınız bir gişe filmi yapıp milyonlara ulaşmak da olabilir, çocuklara yönelik bir animasyon da yapmak isteyebilirsiniz, insanlara eğlenceli vakit geçirtmek de, bir belgesel çekerek onları eğitmek de olabilir hedefiniz, gerçek bir yaşamı imgesel bir sinema filmi haline de getirebilirsiniz. Sonsuz olmasa da çok seçenek var önünüzde.

Gitme Baba, saydıklarımdan sonuncusunu hedef almış ve sinemayı bu doğrultuda kullanmış bir yapım. Filmin senaristi, yapımcısı ve başrol oyuncularından biri olan Çiğdem Suyolcu, 1995 yılında suikaste kurban giden Kuşadası Belediye Başkanı Lütfi Suyolcu’nun kızı. Çiğdem Suyolcu babası öldürüldüğünde 18 yaşında imiş. Babasına ve tüm ailesine yapılan haksızlıktan çok etkilenmiş doğal olarak. Hele ki babasına aşık bir kız çocuğunu içinde barındırdığını hesaba katarsak…

Neredeyse 20 yıl önce yaşanmış olan bu olayı bir sinema filmi haline getirmeye karar vermiş birkaç yıl önce Suyolcu. Hem bilmeyenlere bu olayları anlatmak, hem de bir nevi arınmak için. Açıkçası sinema filmi yapılmaya değer bir hikaye olduğunu teslim etmek lazım. Hem gerçek bir olay oluşu, hem politik ve dramatik yapısıyla ilgi çekici bir konu.

Önce gerçekler: Lütfi Suyolcu, Kuşadası’nda çok çok sevilen bir “vatandaş” herşeyden önce. Başarılı ve sayılan bir belediye başkanı. Prensipli, Atatürkçü, modern biri. Yalan dolanla, rantla parayla işi olmaz. Çoluğuna çocuğuna düşkün bir aile babası. İnandıkları uğruna epey dikbaşlı. Korkusu olan biri değil. Gerçekler uğruna canını dişine katarak çalışan, işkolik bir başkan. Tabii bu dürüstlüğü bazılarının işine gelmiyor, rüşvetle, yalan dolanla kandırmaya çalışsalar da yola gelmeyen Suyolcu’yu kiralık bir katile öldürtüyorlar sonunda. Üstelik yakalanıp hapse girmelerine rağmen bir süre sonra Rahşan Ecevit affıyla serbest te kalıyorlar. Babasıyla adeta bir aşk yaşayan küçük kızı da bu yaşananları bir film yapmaya karar veriyor ve yapıyor: İşte Gitme Baba.

Buraya kadar saygı duyulacak, niyetinde kötülük aranmayacak bir yapımdan bahsettiğimiz muhakkak. Yaşananların acısı, hiç şüphesiz ki çok ağır. Travmatik meseleler aslında aile fertleri için. Zaten bu filmin de bir travmaya işaret ettiği düşüncesindeyim.

Filmin gerçek bir hikaye olmasını bir yana bırakıp onu bir “film” olarak ele aldığımızdaysa bazı sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Herşeyden önce bu filmin aslında fazlasıyla “kişisel” bir film olduğunu söylemek lazım. Yaşanan olay tarihe geçmiş, hepimizi ilgilendiren ve günümüzde dahi yaşadığımız acı bir gerçek, sosyolojik ve politik bir mesele olsa da, filmin derdi maalesef bu değil. Film çok daha duygusal bir yapıda seyrediyor. Çünkü film Çiğdem Suyolcu’nun filmi. Onun babasına duyduğu özlemi dindirmek için bir araç. Filmin en önemli meselesi adeta Çiğdem ile babasının ilişkisi.

Bunda da bir sorun yok ama şu tarz hatalı kararlar söz konusu. Örneğin Çiğdem Suyolcu bir röportajında annesi rolünde oynayan Şenay Gürler’in gerçekten de annesine çok benzediğini söylemiş. Bence bu filmde esas konu Lütfi Suyolcu ise, geri kalan kastın gerçek kişilere ne kadar benzediği o kadar da önemli değil. Örneğin film 80’lerin başında başlıyor ve o dönem belli ki Çiğdem’in annesinin saçları kızılmış. Bu önemsiz gibi görünen detayı şundan dolayı veriyorum. Şenay Gürler’in “ben bir peruğum” diye öylesine bağıran bir saçı var ki, oraya sadece bir amaç için konmuş olduğu çok çok belli. Halbuki biz Çiğdem’in annesini tanımıyoruz. Böyle göze batan bir peruğa hiç gerek yok. Tam tersine, Çiğdem’in çocukluğunu büyük bir başarıyla canlandıran küçük kız doğal sarışın mavi gözlü bir kız iken, Çiğdem büyüdüğünde kaşı, saçları siyah, gözleri yeşil, bambaşka bir kız oluveriyor – ki zaten kendisini canlandırıyor. Bu detay çok önemli çünkü bir anda büyüklüğüyle karşılaştığımız Çiğdem’in Çiğdem olduğunu belki 5-6 dakika boyunca algılayamıyoruz. Bu kadar bariz bir kast yanlışlığı sebebiyle büyümüş Çiğdem’i tanıyamadığımız o birkaç dakikada Çiğdem ile Lütfi Bey’i birbirine aşık iki kişi olarak izlemeniz mümkün. Yani annesinin saçları kızıldı diye, tamamen yapay bir peruk takılacağına, kendi küçüklüğü keşke kendisine daha çok benzeseymiş de hikayede bu detay kafa karıştırmasaymış.

Gelelim ailevi ilişkilere. Çiğdem Suyolcu belli ki babasına gerçekten eşine az rastlanır türden aşıkmış. Babası da ona. Bunun altını da fazlasıyla çizmek istemiş Suyolcu, hakkıdır da. Fakat öyle ki, anne-kız, anne-oğlan ve baba-oğlan ilişkileri filmde sıfırın altında işlenmiş. Bazı sahnelerde anne hiç yok. Geçişlerde sorun olduğundan ve zaman hızlı geçtiğinden, acaba öldü mü diye düşünebileceğiniz kadar uzun süre ortada yok mesela anne.

Baba-oğul ilişkisinde problemler olduğu çok açık. Ama bu filmde bu detaya ne kadar gerek vardı?

Çiğdem Suyolcu, filmde sonuçta kendi ailesini anlatıyor. Onları bize yıllar sonra anlatırken elbette en iyi şekilde, en doğru şekilde sunmak istiyor ama bu hassasiyetinden dolayı bazı şeylerin altını çok fazla ve gereksiz şekilde çiziyor. Örneğin modern bir aile olduklarının. Babası annesini dudaklarından öperken çocukların onları görmesinden çekinmiyor, “buna aşk denir ve siz aşk çocuğusunuz” diyor. Karısıyla aralarındaki cinsel çekim sürekli göz önünde. Baba kız ilişkilerindeki yakınlık da altı fazlasıyla çizilmiş şekilde yer alıyor filmde. Filmde içilen rakının da haddi hesabı yok. Bunlar herhangi bir filmde göze batmayan detaylar olabilirdi ama bu filmde bu karelerin her birinde “biz modern bir aileyiz”in altı rahatsız edici şekilde çizili.

Kuşadası çok güzel bir mekan. Dolayısıyla güzel görüntüler mevcut filmde ama ekstra bir kamera, görüntü, kurgu ya da yönetmenlik başarısı olduğunu söyleyemem. Müzikler ise maalesef çok kötü. Tempoyu yükseltmek amacıyla kullanılan müzikler gereksiz yerlerde o kadar yüksek ki, o an ne konuşulduğuna zor konsantre oluyorsunuz.

Filmin en büyük handikapı ise uzunluğu. Sonuçta acı verici bir hikaye bu. Ölümle sonuçlanan ve katillerinin aramızda gezdiği bir hikayeden bahsediyoruz. Eminim Çiğdem Suyolcu çok büyük travmalar geçirdi, belki aylarca yıllarca rüyalarından sıçrayarak uyandı, kabuslar gördü. Fakat bana göre bu da filmde olması gerekli bir detay değil. Film bir belgesel değil belki ama zaten yeterince üzücü bir konu olduğundan, Lütfi Bey’in öldürülmesinden sonra çok da uzamamalıydı. Çiğdem’in gördüğü kabuslar, morg sahnesi, annesinin dakikalarca ağlaması, gerçekten gereksiz sahnelerdi.

Bu kadar acı yaşayıp filmde kendisini canlandırmasından dolayı tebrik etmek gerek Çiğdem Hanımı. Ben böyle bir acının bir de rolünü yapamazdım. Babasının yerdeki kanının üzerinde ağladığı sahnelerde gerçekten o an ne gibi bir psikolojide olduğunu düşünmeden edemedim doğrusu. Elbette herkesin kendi seçimi ama ben kendimi oyna(ya)mazdım, kendi yaşadığım travmaları da bu filmin konusu yapmazdım.

90’larda yaşanan bu olayı bilmiyordum, bunu öğrenmiş olmak adına bu filmi gördüğüm için mutluyum. Babasının ona yaşattıkları sonucu hayatını değiştiren, arkeoloji okurken sinema okumaya karar verip senarist/oyuncu olan ve bu yolda devam etmek isteyen Çiğdem Suyolcu’yu tanımış olmak da güzel. Fakat sinemasal anlamda çok amatörce bir yapım olduğunu söylemek zorundayım. Kendisi amacının bu film sayesinde geçmişte kalan bu haksızlığı gün yüzüne çıkarmak, insanlara ulaştırmak olduğunu söylemiş, gişe kaygısı olmadığının altını çizerek, “ilerde televizyonlarda gösterilsin, DVD’lerle ulaşsın insanlara, ne kadar insan izlerse izlesin, ben bu filmi yaparak rahatladım” demiş. O zaman amacına ulaştığını düşünüyorum şimdiden, yolu açık olsun.